23 Mayıs 2018 Çarşamba

İKİNCİ OLMANIN KABULLENİLMEZ EZİKLİĞİ…
Yazar Ünal Özüak -  23 Mayıs 2018 HAYATTA İKİNCİ OLMANIN ERDEMİNDEN BAHSEDENLERE ORTAÇAĞDAN VE GENÇLİK YILLARIMDAN BİRKAÇ ÇİFT LAFIM VAR. İKİNCİLİĞİ OLDUM OLASI KABUL ETMEM.

Palio di Siena’ya gittim yerinde seyrettim..Yılda 2 kez düzenlenen otantik festival. İlki 2 Temmuz’da ikincisi ise 16 ağustosta yapılıyor. Festival sadece 90 saniye süren bir at yarışı aslında. Atlara eyersiz biniliyor. Yarış öncesinde günlerce eğlenceler ve renkli gösteriler yapılıyor. Özgün tarihi haliyle dönemin kostümleri içerisine canlandırma şeklinde gerçekleştirilen Palio di Siena festivali ortaçağdan beri tam 700 yıldır yapılıyor. Ödülü ufak bir bayrak. Ama bu büyük bir anlamı var. Meryem anaya ithaf edilmiş. Ortaçağın en güzel meydanlarından olan Siena’daki halk sarayının önündeki Piazza del campo’da meydan o güne özel kum kaplanarak oynanır. Yarışmanın tek kuralı vardır; Oda diğer jokeyin atının gemlerini tutmamaktır. Onun dışında bir gece önceden atı ve jokeyi kaçırabilir, jokey satın alabilir ya da doping yapabilirsiniz. Makyevelist koşullarda yapılan bu yarışta “Önemli olan yarışı kazanmaktır”. Birinci dışında ki atlar arabaya koşulur…”Her yarışın tek galibi pek çok mağlubu olduğu gerçeğini, şerefli mağlubiyetin laf_ı güzaf olduğunu” bu meydanda iliklerinize kadar hissedersiniz. Sözüm eline gelmiş “Avrupa’nın kralı olma” şansını tepen Fenerbahçe’nin bulduğunla yetindiği için fazlasına ulaşamayan “avunmayı huy edinmiş” kişilere tabii ki.. Bu savımın sağlamasını da yarım asır önce yazdıklarımdan alıntılarla yapacağım. Okurken KMK’nın 68 kuşağına nasıl sağlam altlık yaptığına şapka çıkaracaksınız.

VAROLUŞUM GÜNLERİME ZAMANDA YOLCULUK
Şimdi sıkı durun sizi mezunu olduğum Kadıköy Maarif Koleji (KMK) 1967 Echo/Yankı yıllığında ki “Düşünceler” başlıklı, 17 yaşımda kaleme aldığım yazıma, satırını değiştirmeden götürüyorum…”İnsan üzerine bir nen(şey)ler söylemek, deneme çiziktirmenin güç bir iş olduğu söylenir. Bana kalırsa onlardan biri olmak yeter de artar bile. Yılların getireceği değişik düşünce esintileri arasında, yirmili yaşların başlangıcında ki -insanı- görüş açımı saptamış olmak, yararı getirecek bana bu ak kağıt parçasına geçirdiklerim. Kişi henüz her gün yaşamının bir başka parçasını geride bırakarak yaşadığı acun üzerinde ve onun kendini tanımayan yaratıkları hakkında ,kendince bilinçli ya da bilinçsiz, birtakım yorumlar yapıyor, yargılara varıyor ,usunda en iyi olduğunu varsaydığı yepyeni düzenler kuruyor. Böylece her insanın kendi acunu kendi içinde oluşmuş, düşlerine yerleşmiş oluyor. Ama bu kişice yaratılmış en iyi, en güzel düşünceler ve kuramların birlikte yaşadığımız gerçek acunun gidişini düzeltmede en ufak bir yararı olmuyor. Bunun nedenini ise ayrıcasız, her ademoğlunun iç yapısına işlemiş olan “benlik” tutkusun da aramak gerekir. İşte altı çizilecek savım; Kişi yalnız kendini sever. Camus ne denli “utanılacak nen” derse desin, o kendi başına mutlu olmak yöntemini yeğlemiştir. Onun böylesine bir seçime iten doğanın kendisi olduktan sonra insanı suçlamak anlamsız olur. Öyle ya, uzayda yer kaplayan varlıklardan biri yok olmadan diğeri var olamaz. Bu çok kanıtlanmış doğa kuralının insan konu olunca da geçerliliğini koruduğunu çoğu iyimserler görmezden gelirler. Bunun böyle olduğunu görenlerde yok değildir. Örneğin “ İnsanlar hayvanlar gibidirler. Büyükler küçükleri yerler, küçükler büyükleri sokarlar” diyerek insanı bütün hatlarıyla gözler önüne seren bir Voltaire’de çıkmıştır. Yükselebilmek için ayaklar altına alınabilecek bir takım destekler olmalı. Gürültülü kalabalıklar arasında yapayanlız insanın desteği ise bir başka insan olacaktır. Ama diğerinin omuzları çökecekmiş, hiç sanmam ki ayakları üzerinde durmaya çalışan yukardakinin dönüp de çökmekte olan omuzlara bakacak zamanı olsun. İki eylem vardır yapacak. Ya eğilerek el uzatma çabasına girecek ve en azından birlikte düşecekler, ya da son göz tüm ağırlığıyla sıkıca yaylanacaktır. Birinciyi gerçekleyecek insana rastladığını söyleyecek olana, gerçeklere gözlerini yumarak bakmak alışkanlığı edinmiş “toz pembe görücü” adı verilebilir ancak. Böyle birisi çıksa bile yaşama hakkını anında yitirecektir kuşkusuz. Çünkü acun ayakları sağlam basamayanları ulayı alaşağı etmede. Ezilmemek için ezmekte, yok olmamak için yok etmekte olan insanı eserip bezererek gözlere hoş gösterme çabası boş ve anlamsız oluyor. Gözleri açarak, insanlığın kırıcı, hırçın, acımasız yüzünü, gerçek yüzünü düzeye çıkarmalı. Yalnız bu öyle kolay değil, çünkü alt yanı “insanız” hepimiz.

15 Mayıs 2018 Salı

'X' solcuyum demenin dayanılmaz hafifliği...

'Gelişimin etkisiyle dönüştüm' madrabazlığı arkasına saklanıp 'eski solcuyum' diyenlere ifrit oluyorum. Ne demek eski solcu olmak? Hele sol pratik içinde yer almadan 'mış gibi yapanlar' çok asabımı bozuyor. ‘X’ diye ölmüş şahsa derler ki…Kendine “eski” solcuyum diyen de karakter iflasından “x” olmuştur zaten. Solculuk; özgür düşünce severlik, bağımsız us düşkünlüğünün özümsenmiş, içtensellenmiş  varoluş biçimidir. Eskisi yenisi olmaz. “Ortodoks bir solcu tavrıyla hareket ediyor olabilirim..” diyerek lafa girerek “Komedi bunun neresinde” başlığı atan Uğur Vardan ve “eski solcu arkadaşlarım gene bana kızacak ama Stalin ve SSCB dönemini iyi bilen eski solcu olarak insanlık tarihini en karanlık en, trajik döneminden bahseden filme güzelleme yaparak hararetle tavsiye eden Ertuğrul Özkök.. pencerelerinin dışından seyrettim “Stalin’in Ölümü” filmini. Hakkında yazılanlardan derlediklerimle anlatayım filmi size; “The Thick of It”,“In the Loop” ve “Veep” gibi film ve TV şovlarının senaristliğini ve yönetmenliğini üstlenen politik hiciv ustası Armando Iannucci’nin yeni filmi “The Death of Stalin”; Sovyetler Birliği’nin despot ve diktatör lideri Joseph Stalin’in 1953 yılındaki ölümünün hemen ertesinde iktidar kabinesinde yer alan isimlerin liderlik için girdiği güç çatışmalarını ve kapılı kapılar ardında dönen kirli entrikaları kara komedi yoluyla ekranlara taşıyor. Yaptığı işlerde, devleti yönetenlerin işlevsizliğini tasvir ederek gerçek yaşam liderliğinin telaşlı doğasına karikatürize bir parlaklık kazandıran Iannucci, The Death of Stalin’de, bir tiranın ölümünden sonra boşalan siyasi iktidar koltuğuna geçmek için türlü dalavereler ve çirkinlikler tezgahlayan politikacıları yakın markaja alıyor. Dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde gerçekleştiren ve ülkemizde !f İstanbul vesilesiyle ve şimdi Başka Sinema’da izleme fırsatı yakaladığımız film, hem Iannucci meraklılarını tatmin edecek hem de Steve Buscemi ve Jeffrey Tambor gibi yıldız oyuncuların bulunduğu oyuncu kadrosuyla yapımcılarının ticari beklentilerini de karşılayacak gibi duruyor. Özellikle son zamanlarda, ABD’de ve başka birçok ülkede yaşanan biz de de çok yakın gelecekte yaşanması beklenen siyasi kargaşaları ve çekişmeleri de düşününce, hükümetlerin yozlaşmasını ekrana taşıyan böylesi bir kara komedi daha fazla dikkate değer oluyor. Nietzsche’nin söylediği gibi seyredenin entellektüel kapasitesini sonuna kadar doyuran film “Emret Başbakanım” dizilerinde yakalanan soğuk ince iğneleyici espri kıvamında. Fabien Nury ve Thierry Robin'in Fransız çizgi romanından uyarlanan filmde Jeffrey Tambor, Steve Buscemi, Andrea Riseborough, Olga Kurylenko, Rupert Friend, Michael Pali yer alıyor.Film, acımasız diktatör Joseph Stalin’in (Adrian McLoughlin) ‘ülkeyi mahvettiğine dair’ kendisine gönderilen kötü bir notu okuyup gülmeye başladığı ve aniden geçirdiği beyin kanaması sonucu yere yığıldığı 1953 yılının Moskova’sında geçiyor.Film SSCB lideri Loseph Stalin’in son günleri ile başlıyor ve çalışma odasında ölü bulunmasıyla şekilleniyor. Film bu ölüm sonrası yaşananları gözler önüne seriyor. Yaşananlar bazıları için bir fırsat anlamına geliyor. Stalin’in çevresindeki isimler iktidar yarışına giriyor. Olaydan sonra Stalin’in odasına ilk gelen danışmanlarından Lavrentiy Beria (Simon Russell Beale) olur. Beria’dan sonra odaya giren Georgy Malenkov’un (Jeffrey Tambor) paniği, Beria’nın zayıf iradeli Malenkov’u bir kukla olarak kullanarak, kendisini Stalin’in yokluğunda kumandanlık yapmaya sevk eder. Daha sonra odaya sırasıyla Nikita Khrushchev (Steve Buscemi), Vyacheslav Molotov (Michael Palin) 
Zamanın ruhuna uyan dahi… Pablo  Picasso
Picasso’nun kübizme devrildiği evresini kapsamlı anlatabilmek için 2 epizodu peş peşe seyredip yazmayı yeğledim. National Geographic’in Genius(Deha)dizisi gerçekten çok güzel,aksiyon kıvamında anlatıyor hiperaktif ustayı. Yaşamı çalkantılar dolu aykırı adamın. Empresyonistlerin etkisiyle ve arkadaşı Marc Jacop’un tanıştırdığı Fransız şairi Guillaume Apollinaire ile kanka olduğu dönemde “Ben fotoğrafçı değilim”, “kuralları kırarak sarsıcı olmalıyım” demeye başladı huzursuz İspanyol. Onu portre ressamı olmaktan sıyırarak, kübist yapan aykırı Fransız şair, edebiyata özellikle şiirlere, bir resim akımı olan kübizmi oturttu.. 20. yüzyıl başlarında ortaya çıkan kübizm, dadaizm, fütürizm gibi öncü akımların temsilcisi, sürrealizmin isim babası Apollinaire 26 Ağustos 1880’de Roma’da doğdu, 9 Kasım 1918’de Paris’te yaşamını yitirdi. 1903'te Le Festin d'Esope adlı dergiyi kurdu. Bu yıllarda şiirleri, Fransız çağdaş şiirleri arasındaydı. 1911 yılında Picasso ve Braque ile birlikte Kübist Oda 41'in düzenlenmesine yardım etti; Apollinaire şiirlerinde noktalama işaretlerini kaldırdı, harflerle desenler oluşturarak biçimi öne çıkardı. O Picasso’nun resimde kullandığı yapıştırma tekniğini şiirde kullanırken Picasso’da perspektifi tamamen dışladı. Beraber takıldıkları Moulen Rouge’un palyaçolarını tek düzlemde resmederek kübizme ayak bastı Pablo.. Bu arada 20. Yüzyılın en büyük ressamlarından Henri Matisse’den kıskançlık düzeyinde etkilendi. Kırk yılı aşkın çekişmeli dostlukları onları dünyanın en etkileyici ressamları yaptı
Dostluklar ve aşklar arasında kübizme savruldu

Somutdan soyuta geçiş yolculuğunda Pablo’nun serüveninde yazar ve kolleksiyoncu Gertrude Stein’la tanışması ve onunla sohbetleri sonucu yaptığı resminin çok önemi yeri var. Paris’in bu akıllı etkin kadını onu ve Henri Matisse’i müthiş bir rekabete sokar. “Kurallarda ustalaş ki aşmayı bilesin” diyen, çok iyi bir resim eğitimi almış Pablo Picasso, bu dönem devrimci sloganını “tiksindirici ve gücendirici olmalıyım”a dönüştürerek portrelerine amorf formlar vererek somut resimden tamamen kopmaya 1906’dan itibaren başladı. Pembe eşiği atlarken tiksindirici  resimlerinde kreşendoya bilinen ilk kübist resmi olan Avignon'lu Kızlar’da ulaşır. Pablo Picasso’nun acıya, umutsuzluğa ve melankoliye yakın duran figürleri konu olarak seçtiği mavi döneminden sonra çoğunlukla soytarıları, sirkte çalışanları, oyuncuları resmettiği daha az hüzünlü olan pembe dönemi gelir. Pembe dönemin ardından Picasso iki boyutlu düzlemde üçüncü boyut arayışlarına girerek Kübizmin oluşmasına öncü olur. 1905 yılına kadar sembolist özelliklere ve sosyal gerçekçi konulara eğilimi varken bu tarihten sonra sadece resimsel nitelikler üzerinde durur. Döneminin Paris sanatsal rüzgarında Monet, Cezanne ve Seurat gibi sanatçıları takip eder. Matisse ve Yaşama Sevinci adlı resmi özel ilgisini çeker. 1907 tarihli ve 244 x 235 cm ölçülerindeki Avignon'lu Kızlar, Matisse'in resmine gösterilen tepkileri de yansıtır. Aslında Avignon’da bir genelevdeki kadınları resmettiği için resmin adı ‘Avignon Genelevi’dir. Çalkantılı ve çok eşli aşk hayatı da bütün hızıyla sürer.
Nerde kalmıştık? Pablo  Picasso mosmor
Hastası olduğum Pablo Picasso’nun hayat hikâyesinin ele alındığını National Geographic’in Genius(Deha)dizisi üçüncü epizodu hasta etti bu Pazar. İzlerken içim ezildi,  mosmor oldum. Duygularını olduğu gibi tuvale dökerek adeta “resmedilmiş şiir yazan usta”,1901-1903 yılları arası ruh ikizi; En yakın arkadaşı Carlos Casagemas’ın bir gün şarap içmek için gittiği dükkanının arka odasında intihar etmesiyle başlayan üç yıllık dönemde, tablolarında mavi rengi egemen olarak kullanmıştır. Bu dönem tablolarında yaşlılık, fakirlik ve ölüm temaları işlenmiş… Picasso “mavi döneminde” çocukluk yıllarından beri en sevdiği renk olan, gökyüzünün ve denizin temsili, huzur verici maviyi; ölümü, yaşlılığı, fakirliği en gerçek haliyle ifade edebilmek için kullandı…Aslını ararsanız bu dönemine lacivert demek daha doğru olur. İçinin acısını tuvale yansıtmış… Dönemin en belirgin özetini gene kendi sözlerinde buluyoruz; “Yaratıcılığın baş düşmanı, iyi hissetme dürtüsüdür.”.
Pablo Picasso’nun 1901, Musée Picasso, Paris öz-portresi
Bu portre, Picasso’nun Mavi Dönem’in başlangıcıydı ve bundan sonra elde etmeye çalıştığı her şeyi kapsıyor.20 yaşındaki Picasso kendi  portresinde çok daha yaşlı görünüyor. Yüzü dolambaçlı ve sakallı.  Doğrudan kanvasın dışına bakıyor. Büyük bir paltoya sarılı, melankoli  havası sızdırıyor. Burada mavi tonlarını kullanıyor fakat acı ve sıkıntı zamanınlarından, hiçbir rahatlık yok. Kadın yoğun yaşamının bu kesitini “Herkes bir şeyler aldı götürdü benden…”sözünde ki mecaz anlatıyor. Her çiçekten bal almış usta. Hayatının her döneminde olduğu gibi Picasso aşklar ve tutkular arasında savrulup duruyor. O kadar uçkuruna düşkündür ki, sonradan çok pişman olsa da kendine mani olamadan sıcağı sıcağına, can dostu Casagemas’ın kendisini terke ettiği için uğruna intihar ettiği Germain ile birlikte olur. Roman kıvamın da ki belgesel de ustaya aşık olan homoseksüel şair Max Jacop da devrededir. Picasso, içki ve uyuşturucu dahil, hayata dair her şeyi dener, ama homoseksüellikle işi olmaz.

Dönemin simge resmi; La Celestine(kataraktlı kadın),1904’de ressamın karanlık ruh hali dışa vurur. Kendi portresindeki psikopat konumlandırma burada kataraktlı yaşlı kadının portresinde yansıtılıyor. Picasso’nun Paris’teki hayatı onu yoksullar ile temasa sokmuştu ve yaşlı bir kadının bu portresi, Picasso’nun daha az şanslı olanlara gösterdiği saygınlık ve haysiyet hissini gösterdiğini gösteriyor.  Picasso Mavi dönemi, döneminin toplumsal ruhunu yansıttığı için mükemmeldir. Picasso’nun bu figürde kullanmaya başladığı uzunlamasına formları görmeye başlıyoruz.  Celestine derin karanlık paltoları Picasso’nun kendi kıyafetlerini ansıtıyor.


Bu haftalık bu kadar…Mavi hüzünlü dönemini izlediğimiz ustanın hayata evrilmesini, kestirip atmadan, belgesele koşut olarak aktarmaya devam edeceğim. Hem onun eşsiz sanatını hem de yaşadığı dönemin Paris ve Barselona entelektüel ortamını özümsemek bakımından keyifli oluyor. 1904 yılında Paris’e yerleşmesiyle beraber bu acı dolu dönem yerini, hızlı bir geçiş dönemi sayılabilecek “Gül Dönemi”ne bırakacak. "Mavi" ve "Gül" ustanın gençlik ve olgunluğa devinme, ikonoklastikle   geleneksel sanat arasında bir kırılma noktasını oluşturur.