30 Temmuz 2019 Salı

SONSÖZ yazım 2018

ELLİ YILDA İÇİNE ETTİLER GÜZELİM MEMLEKETİN

HAYATININ ÖNCEL KESİMLERİNDEN ÖRNEKLEME YAPARAK BUGÜNE BİR TÜRLÜ GELEMEYEN ‘OLDDİES’ ANLATICILARINDAN HAZZETMEM AMA 68 RUHUNUN KERAMETİNİ, HAFIZALARI TAZELEMEK ADINA, YAZMAK VACİP OLDU. 50 YIL SONRA 68’İ ANLAMAK NOKTASINA ARTIK GELMİŞSİNİZDİR SANIRIM….
Trump ve şürekasının Türkiye’yi ‘Muz Krallığını fırçalar gibi’ tehdit ederek küstah aşağılamasıyla; Vietnam komiseri, CIA ajanı, büyükelçi Komer’in Esenboğa havaalanında kovalayarak protesto edip ‘yankie go home’ çığlıklarımıza rağmen ODTÜ’ye bayraklı cadillac makam arabasıyla gelmesi aynı Amerikan emperyalist küstahlığıydı. Orda biz emperyalist emelleri, Amerikan egosunu yaktık kül ettik.
ELİMİZİ BIRAKIP AYAĞIMIZI ÖPÜN…
Tabii bizim birileri gibi bagajımızda ‘Zarrap günahları’, ’Halk Bank para dolu kutuları’ olmadığı için yel değirmenlerine vatansever saldırıya geçebildik.’Eyy Amerika’ filan gibi hariçten gazeller atmadan, tatlı su kabadayılığı yapmadan dersini verdik küstahların. Oysa ülkenin egemen işbirlikçileri ki biz onlara; ‘Amerikan Uşakları’ deriz…Ne bizi, ne Kurtuluş Savaşımızdan sonra ülkenin yapılanmasında Amerikan Mandasına kesin hayır diyen Atamızı, ne de vatan şairimiz Nazım’i dinlemeden anahtar teslimi verdiler ülkeyi ABD’ye. Biz 6.filoyu denize dökerken onlar şükür namazı kılıyorlardı. CIA Türkiye Bölge ve eşzamanlı MİT başkanı Fuat Doğu eliyle Fetö’ye Kominizmle Mücadele Örgütü kurdurarak yeşil kuşak yarattılar. Amerikan işbirlikçileri 68’in soylu vatansever kuşağını topyekun katlederek veya kapitalist sistemin çarklarında eriterek imha ettiler. Başkaldırı Elli Yaşında kitabında Alev Er ve Eray Özer 68 dalgasının geri çekilirken en öndekilerin geri dönmediğini ve kalanlara neler olduğunu röportajlar eşliğinde çok güzel anlatmışlar günden bu güne Amerika ekonomik ve siyasal yaşamını kendi denizaşırı global çıkarları için maniple etti. Ülkede sosyal demokratların Amerikan aleyhtarı direncini kırmak için, laikliğin altını oyarak, radikal İslam’ı körüklediler. Fetö olayı İran’da ki Humeyni’nin başı çektiği ‘mollalar ‘hareketinin tıpkısının aynısıdır.
ELLİ YILIMIZI BÖYLE YEDİ AMERİKAN UŞAKLARI
Allah’tan taraflar iktidar ve çıkar kavgasına düşdüler.Tasviye edilme endişesiyle Fetö militanı askerlerin ihtilal girişimi 15 Temmuz’da akim kaldı da iç savaşın eşiğinden döndük. Arada it dalaşı yapar gibi olduğumuza bakmayın son 15 yıllık AKP iktidarı Amerika’yla ‘Ne istediniz de yapmadık’ modunda kuzu kuzu yaşadı. Adamlar 11 askerimizin başına Süleymaniye’de çuval geçirip hapsederken gıkımızı çıkarmayıp arada derede gaza gelip Rus uçağı bile düşürdüler. Sınırımızın Güneyinde Amerika PKK ve YPK bölücü terör örgütlerine özek kantonlar kurdurmayı fütursuzca yürütürken, Trump’a seçim kazandıran Avengelist tarikatın pastörü su katılmamış ajan provakatör Brunson krizine geldik köşeye sıkıştık. Kifayetsiz muhterisler eliyle yürüttüğümüz ‘Ver imamı al papazı’ şark cambazlığımız ters tepti. Experto credito/yaşayarak öğrenmişe inanın zor günler bekliyor eski ve güzel Türkiye’yi. Neyse ki, bugünü içine sindiremeyen, her an patlamaya hazır yanardağ gibidir 68 ruhu. Kor kıvamındaki lavında başkaldırı kabına sığamazlığı, haksızlık kabullenenmezliği Fahrenheit451 derecededir. İki kişiden birinde mevcut bu vatansever ruh ülkenin payandasıdır.

Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe
Katiyen bizim bahçeli devletten bahsetmeyeceğim, merak etmeyin. Hani “Avrupa’yı Avrupa Yapan Değerler” kitabını inceliyor, peki “Türkiye’nin değerleri nedir?” i sorguluyorduk ya. Ben, ulusal karakterimizin ana hatlarını belirleyen bir tane yakaladım. Türklerin en büyük değeri devleti ve ona eşdeğer saydığı ordusudur.Başlıktaki atasözü; “Büyük bir zafer için her tehlikenin, hatta ölümün bile göze alındığını belirtir. Sonunda büyük bir başarıya ulaşmak için yok olma tehlikesi bile göze alınır.” der. Türk kimliğini çözümlemede anahtar olacak cümlelerden biri. Devletin yerini hiçbir şeyin tutmayacağını, devletin var olmak için olmazsa olmaz koşul olduğunu ifade eden bir söylemdir bu. Hatta ölmeyi ve bilumum leş yiyici mahlukata yem olmayı devletsiz kalmaya yeğleyen anlayışın öz ifadesidir. Kanuni Sultan Süleyman'a kadar Osmanlı şehzadeleri Anadolu da ki sancak beyliklerinde başlarındaki lalalar gözetiminde yetiştirilmekteydi. Padişah öldüğünde en hızlı olarak saraya ulaşan ve içeri girebilen (yani vezirlerin ve sadrazamların onayını alabilen) devletin başına geçebiliyordu. Geç kalan ise boğduruluyordu. İşte bu söz tam da şehzadelerin durumu ile örtüşmektedir. Ya devletin başına geçersin ya da ölürsün. Bizde, en son kurgu hariç, bütün ihtilaller Ülkeyi kurtarmak adına devleti ele geçirmek isteyen ordu tarafından yapıldı. Devleti ele geçirmenin yolunun orduyu ele geçirmek olduğunun ayırdına varan FETÖ bunu başlattı. Büyük ölçüde amacına ulaştı da. 
Sivil Devlet benim Devlet oldu.
Yolları ayrılınca AKP şimdi sivilleştirme kisvesi altında orduyu siyasileştirerek devlet hakimiyetini TEK kişileştiriyor. FETÖ bir CIA icadıdır. Şöyle ki;1946’da başlayan devletçilik düşmanlığı Amerika himayesinde özel sektör severliğe dönüştü. Vahşi kapitalizmin faşist uygulama aygıtı CIA tıpkı İran için “Humeyni ve Mollalar” olayında yaptığı gibi, Komünizmle Mücadele Dernekleri kapsamında FETÖ yapılandırmasını başlattı. McCarty komünist avının bizdeki uzantısı sürecini başlatan bu yapılanma Nazım Hikmet gibi memleket evlatlarına kaçırıp vatan haini fotoğrafına yerleştirdiği gibi, yıllar içerisinde, Sabahattin Ali, Deniz Gezmiş,  Sinan Cemgil vb.  bağımsızlık savaşçılarının canlarına aldı. Son çeyrekte Ordu önce kısa devre, bedelli uygulamaları ile kadük hale getirildikten sonra kozmik odasına girilerek önce itibarsızlaştırıldı, daha sonra Ergenekon ve Balyoz operasyonlarıyla sıfırlandı.  
Maalesef çok fakiriz 
Bu denli, atiden gelip ebede uzanan, çok yaşanmışlığımıza rağmen kurumsal kimliğimizi Avrupa hafızasına kazıyacak bir tek eserimiz yoktur. Avrupa medeniyetlerinin toplumsal karakterleri, sanat eserleri arasına yerleştirilmiş kışkırtıcı nitelikli mesajlar içerir. Örneğin Picasso savaş karşıtlığını Bask kenti Guernica’nın1937’de bombalanmasını  siyah beyaz tablosunda öyle güzel soyutlamıştır ki, görenler bugün bile göz yaşlarını tutamazlar. Oysa bizim, Ulusal karakterimizi sembolize edecek eserlerden geçtim, mesela onların Andersen Masalları’na koşut bir masalımız dahi  yoktur bizim. 
“Kırk Haramiler”i de yakıştıramıyorum doğrusu.
 
Bizim Cicero’lar çakma 

Ar damarına stent takılmışlar köprüden önce ki son çıkışa yaklaşırken "yüzsüzlük surviver" yarışmasının sezon finalini kaçırmayın.

Pieter Steinz öyle bir ölümsüz  başucu el kitabı yazmış ki elimden bırakamıyorum. “Avrupa’yı Avrupa yapan değerler”. Gel zaman git zaman bu kitaptan aktarmalar yaparak, Batılı değerleri bizimkilerle (şayet bulabilirsem) karşılaştıracak, günün stresinden uzaklaşmanızı sağlamaya çalışacağım. İlk olarak ünlü riyakar_evet yanlış duymadınız _riyakar filozof Cicero konuğumuz. Biyografisini yazanlar tarafından Marcus Tullius Cicero (MÖ106_43) felsefede şüpheci siyasette riyakâr olarak tanıtılır. Kendini beğenmiş, iki yüzlü, ukala ve ömrü boyunca büyüklük kuruntusu olan biri. Bunlara rağmen adı tarihi büyük bir insan olarak geçti_ hatta en çok hayran olunan Romanlılardan biri olarak. Zira Cicero muhteşem bir yeteneğe sahipti. Odysseus gibi konuşup Kalliope gibi yazardı. Kalıplaşan yazıları sonraki yüzyıllarda_ özellikle de Petrarca’nın Cicero’nun mektuplarını keşfetmesiyle_ Latincenin altın standardı ilan edilirken, güzel konuşma yeteneği Robespierre, Goebelles, John F.Kennedy ve daha niceleri için ilham kaynağı oluşturdu. “Cicero, bir adamın adı değil, konuşma sanatının ta kendisidir.” diye yazmıştı Romalı okul öğretmeni Quintillianus MS 1. yüzyılda. Belagat ustalığının ve siyasetçiliğinin yanında, asıl kabiliyeti Yunan felsefesini çevirerek aktarma olsa dahi, Cicero aynı zamanda bir felsefeci idi. Metanet gösteren ve devlet işlerine (res republica) ve eski Roma değerlerine sadakatli olan Cicero , yurttaşlarının Yunan felsefesinin en önemli akımlarıyla tanışmasını sağladı. Platon, Aristoteles, Zenon ve Epikourus’un eserlerinde geçen anahtar kavramlara Latince karşılıklı bularak Romalıların daha kolay düşünmesini ve tartışmasını sağladı. Kendisinin hukuk felsefesi, ahlak ve teoloji konusundaki eserleri_ De Lebigus(Yasalar Üzerine) De Officiis ( Yükümlülükler Üzerine) ve De natura deorum ( Tanrıların Doğası) 18.yüzyıl Aydınlanma dönemi düşünürleri için büyük değerler taşıyordu. 
Kimi deyişleri
·      Cumhuriyet [res publica], halkın işidir [populi res]halk, herhangi bir şekilde bağlantılı tüm insan gruplarını değil, ancak hukuk ve haklar konusunda ortak bir anlaşmaya varmış, karşılıklı menfaatlere katılmaya istekli birçok insanın bir araya gelmesidir.
  • Barış ile kölelik arasında çok büyük fark vardır Barış huzur dolu bir özgürlüktür. Kölelik ise yalnız savaşarak değil ölümü bile göze alarak uzak tutulması gereken her türlü kötülüğün en kötüsüdür.
  • Bir yerde yaşam varsa orada umut da vardır.
  • Bütün büyük işler, küçük başlangıçlarla olur.
  • Çalışarak ün kazananların sayısı, doğuştan ünlü olanlardan daha fazladır.

Peki nesi eksikmiş bizimkilerin dersiniz? 
El cevap; Alayı“Kifayetsiz muhteris”.İki asır sonra bile muasır medeniyet seviyesine ulaşamamış bizimkiler. Hemen her gün tv’ler ve/veya gazetelerde de boy gösteren bizim riyakarlar, Milattan hemen önce yaşamış Cicero’nun tırnağı bile olamaz. Yahu insanda biraz tahsil, konuya ilişkin bilgi, hayata ilişkin espri vb. katmadan vazgeçtim asgari değerler olmaz mı? Ülkenin görsel medyası tv tartışma programlarında dökülüyorsa, sözüm ona profesörler yandaş yalakalık yapma adına  kalitelerini(!) sıfırlıyorsa yandı gülüm keten helva..
Bizim Cicero’lar olsa olsa bir zamanların çift taraflı ajanı Çiçero olurlar.

 




Ben suya “buu..” derken başlamış ..

Ünal Özüak
31 Temmuz 2017
Churcill ve Che ile puro sever kardeşliğimiz...
68 başkaldırmamız nasıl ortadan kaldırıldı ona bakacağız bugün. Kanaat önderimiz Albert Camus altlık yapacağımız notlarını tutmaya 1941’de başlamış. Öncülleri ve/veya yaşdaşlarının özlü deyişleri arasında ki safarisi sırasında acun (dünya)un ne denli “saçma düşün yüklü olduğunun” ayırdına varmış.
Öz Türkçe yoğun girişimi yadırgamayın çünkü Kadıköy Maarif Koleji’de Camus’nün “Yabancı” ve diğer yapıtlarını okuduğum 60’lı yılların yazın/edebiyat dili öz Türkçe idi. İrtica zaman içinde dilimizi elifbayla kesti. Albert Camus’yü, diğer filozof, edebiyatçı veya topluma yön veren her aydın gibi, çağının olaylarına göre değerlendirmek gerekir. Camus’nün yaşadığı çağa diktatörler ve savaşlar çağıydı demek yanlış olmaz. Yazarın, işte böyle bir dönemde ‘Absürd’ felsefesini kurması bir rastlantı olamazdı kuşkusuz. O, çevresinde yaşananların anlamsızlığını berrak bir bilinçle fark etmiş; aynı, saçmalığa karşı başkaldırma argümanında dile getirdiği gibi çevresinde olan bitenlere gerekli savaşı vermiş, mesela Alman tankları Paris sokaklarını döverken, bir yer altı direniş örgütünün önde gelen kahramanlarından birisi olmuştur.
Beraber yürüdük biz bu yollarda
22 Mart 1968 günü Paris’te Nanterre Üniversitesinde Daniel Cohn Bendit (kızıl Danny) önderliğinde bir grup öğrenci ABD’nin Vietnam savaşını protesto ederek ve eğitimde reform yapılmasını isteyerek 68 olaylarını başlattı günü izleyerek bütün dünyada üniversite işgalleri, eğitim boykotları hızla yayıldı. Bu olaylara 68 olayları, bu olaylar sırasında üniversitede bulunan ve devrimciler adı verilen kanatta yer alan öğrencilere de 68 kuşağı adı verildi. Sonradan bizim gibi ülkelerde devrimci olmayan, o yıllarda üniversitede okuyan muhafazakâr kanattakiler de kendilerini 68 kuşağıyla birlikte anmaya başladılar. Dönem, bütün dünyada bir başkaldırı dönemiydi. Devrimciler kimdi, Che Guevara ne diyor ne anlatıyor, ne istiyordu, Amerika ile Rusya arasındaki uzay yarışı bu ortamı nasıl etkiliyordu? Mesela eşitsizliği, savaşı, kısıtlayıcılığı protesto edenler arasında Joan Baez vardı. Elinde gitarıyla protest şarkılar söylüyordu. O dönemde her alanda yaşayan efsaneler vardı. Çoğu da efsane olmak için çok genç yaştaydı. Bunları uzun uzun yazarım yazmasına ama buralara sığmaz. Belki şu kadarını söyleyebilirim: Çoğu genç insanın kafasında daha iyi, daha eşitlikçi, daha özgür, daha barış dolu bir yaşama ulaşmak, kapitalizmin yıkıcı kâr ve büyüme güdüsünü dizginlemek, gelir dağılımını daha eşitlikçi kılabilmek için düzeni değiştirme düşüncesi vardı.
Sonu çok kötü bitmiş bir başkaldırı olarak tarihe geçti bizde 68 kuşağının öyküsü.
Başka bir 68’li Mahfi Eğilmez’e kulak verelim; Bizde 1960 darbesi aslında bir askeri darbe olmasına karşılık başka darbelerden farklı bir gelişmenin tohumlarını atmıştı. 1961 Anayasası, şimdiye kadar Türkiye’de yapılmış en ilerici en demokratik Anayasaydı. 61 Anayasası’nın getirdiği özgürlük havası genç kuşağın o zamana kadar yaşamadığı bir ortam yaratmıştı. 1968’de Fransa’da başlayan başkaldırıya eşlik ederek, daha fazla özgürlük, daha fazla barış istemiyle başkaldırdı gençlik. Ne var ki bizdeki yöneticiler bu başkaldırıya hiçbir zaman hoşgörüyle yaklaşmadılar. Bu başkaldırı, ‘devlete karşı isyan’ olarak tanımlandı ve askeri darbeyle durduruldu. Askerlerin 1961 Anayasasıyla getirdiği özgürlük havasını, 1971 Anayasa değişiklikleriyle yine askerler kaldırdı. İşkenceler, cezalar, yargılanmalarla geçti koskoca dönem. Ve idamlarla noktalandı. Türkiye, ne yazık ki bu kuşağın başkaldırısının eşitlik, özgürlük, barış amaçlı olduğunu anlamamakta ısrarla direndi. Bugün, aynı gereksinimler hala artarak devam ediyorsa o günlerin anlayışsızlığının bunda katkısı çok fazladır.
Başarabilsek farklı bir dünya olurdu
68 kuşağının başkaldırısı ne yazık ki yalnızca Avrupa’da sınırlı sonuçlar verdi. Eşitlik, barış, özgürlük, gelir dağılımını düzeltme idealleri dünya çapında açık sonuçlara ulaşamadı. Amerika mesela, bu başkaldırıyı görmezden geldi. 1960’larda Vietnam’da savaşan ve her şeyi yüzüne gözüne bulaştıran ve aslında 68 başkaldırısının belki de temel nedeni olan Amerika, aynı tavrını dünyanın her yerinde inatla sürdürdü. Son olarak petrol çıkarlarının peşinde saçma sapan bir Büyük Ortadoğu Projesi eşliğinde buralara şekil vermeye kalktı, her geçen gün daha da karışan bir bölge yarattı.Bugünün küreselleşmiş dünyası 68’lerin dünyasından bile daha az eşitlikçi, daha az özgür, daha az barışçı bir dünya. Üstelik tek tük çabaları bir kenara bırakırsak, dünyanın hiçbir yerinde daha eşitlikçi, daha barışçı, daha özgürlükçü bir dünya için 68 kuşağının ateşlediği kıvılcımı ateşlemeye mecali olan bir kuşak görünmüyor.

15 Temmuz 2019 Pazartesi


       

Ahmet Özal oradaydı…

 Ünal Özüak

15 Temmuz 2019

Facebook

ÜLKENİN ÖNEMLİ FİGÜRLERİNDEN AHMET ÖZAL’IN ORHAN UĞUROĞLU HATIRINA SONSÖZ’DE YAZMAYA BAŞLAMASI BANA 87’DE DUYDUĞUM İLKSÖZ’LERİNİ ANIMSATTI. HAYATIMIN KIRILMA, DAHA FAZLA ÜRETKENE DEVRİLME NOKTASINDA BABASINI TEMSİLEN AHMET ÖZAL VARDI.


Anlatayım…Turgut bey toplumsal devrimini başlatırken Ülkenin çarklarını köhneleşmiş, hantallaşmış bürokrasinin tıkadığını doğru tespit etmiş ve önce bunu aşmak gerektiği ayırdına varmıştı. Elinde yeni nesil kadrosu olmadığından oğlu Ahmet Özal’ın Amerika’da okuyan arkadaşlarından devşirdiği PRENSLER ile yola koyuldu. Devletin önemli atar damarlarına konuşlandırdığı prenslerinin elini, özel sektörden sahada iş yapacak adamlar bulmaları için “Birader Kararnamesi”yle, güçlendirdi. Böylece 657 Sayılı Devlet Memuru olma şartları bypass edilerek, hiç Devlet memuru olmamış biri dahi liyakatine göre “1’in 1’nden”direk KİT Genel Müdürü dahi olabiliyordu.

Aklı hırsını yendi…

Kurulma aşamasın da ki Emlak Bankası başına getirilmiş prens Bülent Şemiler ile MESA firması Mimari Koordinatörü olan bendeniz ilk sıcak teması Ataköy Projesi 7,8,9 Mahalle sunumunda yaşadım. Hararetle anlatmaya başladığım sırada yerdeki maketler üzerinde tepinmeye başlayan Genel Müdür “Demirperde silolarına benzer kutu gibi binaları yaptırmam” diye haykırarak çıkıp gitti. Sende mi mimar oldun gibilerden baktığımı fark ettiğinden olsa gerek, bana da “Bana bak pehlivan seninle güreşiriz” tehdidi savurdu. Altında kalmadan “Hiç tavsiye etmem” dedim ve film koptu. Yıllardır bir Emlak Kredi geleneği yaratmış Mesa, Kutlutaş ve Sutek firmalarının temsilcileri bizler, tarifsiz kederlere bürünerek, kuyruğumuzu kısıp, şantiyeleri toplayıp… Ankara’ya döndük.

İstanbul’da bir Pazar günü

Genel Müdür çağırınca icabet olmaz. Hiç unutmam…Bir Pazar sabahı Anadolu ve Emlak Kredi Bankası’ının birleştirilmesiyle kuruluş halinde ki henüz tabelası bile olmayan Banka’nın, Maslak’ta ki binasının 10.katta ki odasına girdim. T_shirt bluejean’li, casual giyimli üç adam relaks oturuyorlar. Bülent beyi tanıyorum ama diğerlerini ilk defa görüyorum. Sonradan yakın çalıştığım Cüneyt Ülsever ve hiç konuşmadan garantör konumda oturan Ahmet Özal. Şemiler hiç atışmamışız gibi, “Emlak Kredi’ci yumurta topuklu bürokratlardan kurtulup çağdaş toplu konut yapacaklarını, bunun için özel sektörden yetkin insanları uygulama başına getirmek istediklerini” söyledi. Amerikan usulü iş teklif etti sizin anlayacağınız. Sonra mı ne oldu? Hiç tevazuu göstermeden söyleyeyim;

“TOPLU KONUTUN ALTIN ÇAĞI BAŞLADI”.

2016 da bu sütunlarda yazdıklarımdan derlemeyle açayım bundan sonra olanları; Emlak ve Eytam Bankası olarak başlayıp, ağzında yuvasını taşıyan leylek amblemli Emlak Kredi Bankasıyla devam eden sürecin 1988’deki kırılma noktasında Ahmet Özal oradaydı. Turgut Özal’ın prenslerinin özel sektörden transfer prens yaverleri olarak tıpkı paranın convertiblesi. vb gibi devrimsel iyileştirmelerden biriyle, toplu konut yapımının yeniden yapılanmasıyla, görevlendirildim. Zamanla yarışan rüya takım derakap Anadolu ve Emlak Kredi Bankalarını İstanbul’da birleştirerek yepyeni logosuyla EMLAK BANKASI’nı kurduk. ”Tanrım beni baştan yarat” operasyonuydu bu. Geleneksel kalıbın kırılmasıyla sağlanan uygulama kolaylıklarıyla 3.5 yılda 18 değişik yerleşkede 180,000 konut hacimli projelere eş zamanlı girildi. Şimdi her biri birer kasaba büyüklüğünde ki Anatepe/ Ataşehir, Ataköy, İzmir Denizbostanlı/ Mavişehir gibi yerleşkelerin yanı sıra UYDUKENT kavramının ansiklopedik karşılığı Bahçeşehir, Konutkent, Sinanoba, Mimaroba, Elvankent, Gaziemir,Mutlukent,Bilkent vb. konut inşaatları pıtırak gibi topraktan fışkırdılar. “Arsa+İnşaat+Finansman karşılığı hasılat paylaşımı” ve benzeri modellerle projeden yapılan satışın hasılatı inşaata aktarılarak konut hacmi ve de inşaat kalitesi arttırıldı.

Bu hızı sağlayacak, büyük depremden alnının akıyla çıkmış TUNEL KALIP teknolojisi eş zamanlı ilk ve yoğun kullanıma bu projelerde başladı. Söz konusu projelerin müellif mimarı ve inşaa ettiren ita amiri olarak onur duyma gururlanma kredisi yanıma kar kaldı. Ülkede hiçbir inşaat adamına nasip olmayan bu büyük “ilk ve en iyileri yapma” başarısını gururunu taşır “BEN ORDAYDIM” duygusuyla koltuklarım iftiharla kabarırken AHMET Özal’ında toplu konut devriminin başlatıcısı olduğunun altını çizmeden geçemem. Hasan Tahsin gibi ilk kurşunu sıkandır. İstediğiniz kadar “Babamı şu öldürdü…”muhabbetiyle dalganızı geçin. BOŞ ADAM DEĞİLDİR AHMET ÖZAL.