29 Mart 2020 Pazar

Yakın geçmişden SONSÖZ yazım
HUZURSUZLUĞUN KİTABI’NI PORTEKİZ’İN KAFKA’SI YAZMIŞ…
TAMAMDA BİRADER ŞİMDİ SIRASI MI DEMEYİN… BUGÜNLERDE YAZABİLECEKLERİM BUNLAR İDARE EDİN.. FERNANDO PESSOA, 1888’DE LİZBON’DA DOĞDU.
Yedi yaşından sonra, üvey babasının konsolos olarak görev yaptığı Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Durban kentinde yetişti. Lizbon’a döndükten sonra, dönemin yenilikçi dergilerinden, özellikle de modernistlerin yayın organı Orpheu’da yazdı ve akımın önde gelen estetik kuramcılarından biri oldu. 1918’de İngilizce şiir kitapları yayınlamaya başladıysa da, Portekizce yazdığı ilk yapıtı Mensagem ancak 1935’de ölümünden bir yıl sonra, olağanüstü zengin düş dünyasıyla ün kazandı. Kendi adının yanı sıra farklı yönlerini yansıtan hayali şairlerin(Alberto Caeiro, Ricardo Reis, Alvaro de Campos, Bernardo Soares adlarıyla değişik bakış açıları ve üsluplardaki yapıtlarıyla ve modernist hareket içinde oynadığı rolle, Portekiz edebiyatına Avrupa çapında önem kazandırdı. 20. yüzyıl Portekiz edebiyatının büyük ismi Fernando Pessoa, sağlığında yayınlanan yapıtları olduysa da, esas olarak ölümünden sonra, yazılarını topladığı sandığın bulunmasıyla ün kazandı. ..
Yüz kişilikli adam..
Yirminci yüzyılın hiç şüphesiz en özgün yazarlarından biri, şiirden öyküye, tiyatro oyunundan düşünce metnine dek edebiyatın her alanında binlerce sayfalık eserleri ve sayısız farklı kişiliği kısa yaşamına sığdırmış olan Portekizli yazar Fernando Pessoa’dır. Pessoa, neredeyse okuma yazma öğrendiği andan ölümüne dek tuttuğu günlüklerle, sayısız not ve elyazmasıyla kendi yaşamını da bir sanat eserine dönüştürmüş ender yazarlardan biridir. Kendi deyimiyle “olaysız” bu yaşamöyküsü, derin ruhsal çalkantılarla dolu, sanatın, edebiyatın ve düşüncenin her alanına müdahaleleriyle şekillenmiş, başlı başına bir yaratı olmayı amaçlamış bir yaşamın öyküsüdür. Mesela;‘Pessoa Pessoa’yı Anlatıyor’, yazarın günlüklerinden notlarından, mektuplarından oluşan, hayali ve gerçek kişilikleriyle kurguladığı metin parçacıklarıyla süslenmiş bir özyaşamöyküsü olarak bize Pessoa’nın dönemlerini, kişiliğini, dünyasını tüm açıklığıyla sunmaktadır. Eserlerinden özenle derlenmiş bir seçki “Anlamaktan Yoruldum”, da “Kaçtığım bütün savaşların yaralarını taşıyorum” ve “Anlamak için kendimi yok ettim” diyen Pessoa’nın yaşamı boyu yarattığı kişilikler, birer takma ad olmaktan çok uzak, her biri kendi yaşam öyküsüne sahip, bambaşka üslup ve felsefelerde yazan “kökteş/ yazarlardır. 27453 metin ve on binlerce sayfa Sayıları yüzü bulan bu “kökteş”lerin en tanınanlarından örneğin Alberto Caeiro 1889’da Lizbon’da doğmuş, ama ömrü boyunca köyde yaşamış ve 1915’de ölmüş, eğitimi ve işi olmayan biriydi. Modern yaşamın karmaşıklığına karşı doğanın yalınlığını savunan geleneksel görüşleri dile getiriyordu. Doktor olan Ricardo Reis 1887’de Oporto’da doğmuş, Cizvit eğitimi görmüş, Latince öğrenmiş, tıp öğreniminden sonra 1919’da kralcı olduğu için Portekiz’i terk ederek Brezilya’ya yerleşmişti. Hüzünlü bir Epikürcü olan Reis, şiirlerinde paganizmi bir ahlak öğretisi olarak savunuyordu. Alvaro de Campos ise 1890’da Tavira’da doğmuş, orta öğretiminden sonra Glasgow’a giderek makine ve gemi mühendisliği okumuştu. Yolculuklara çıkan Campos, Lizbon’da yaşıyor, fütürist görüşlerin etkisi altında dinamik şiirler yazıyordu. Bernardo Soares ise Pessoa’nın baş yapıtı sayılan düz yazı metni HUZURSUZLUĞUN KİTABI’nın yazarıydı. Ustanın hayatı ve yaratımı “kökteş” şairlerin nasıl doğduklarına kısa bir giriş yaptım…Devamı gelecek.. Ama siz isterseniz kendi yazılarından bir derleme olan “Pessoa Pessoa’yı Anlatıyor” kitabını alıp biraz hazırlık yapın..

26 Mart 2020 Perşembe



Totalitarizm çağımızın acı gerçeğimi?
Ünal Özüak
27 Mart 2019 SONSÖZ
BUNCA SOSYAL MEDYA İLETİŞİM OLANAKLARI OLMASINA KARŞIN, BUNDAN YARIM ASIR SONRA NERELERE EVRİLECEK DÜNYAMIZ SÖYLEYEN PEK ÇIKMIYOR. BELKİ DE GÜNÜNÜ KAVRIYAMIYOR KİMSE DE ONDAN. OYSAKİ ESKİ İNSANLARA BAKAR MISINIZ?
Nasıl da görmüşler önlerine, geleceğin edebiyatını yapmışlar, kurguladıkları ütopyaları romanlaştırmışlar. Gelin bugün biraz onlardan feyz alalım. Hatırlayalım, geçen yaz ki yazımda; “Fahrenheit 451”ve George Orwell’in allegorik kitabı “Hayvan Çiftliği” ve “1984” gibi “Karporitizme Başkaldırı Kitaplarının” en çok satanlar listesinde olması tesadüf değildir demiş ve Korporatizm’i Mossolini örneğiyle şöyle anlatmıştım;
Özel mülkiyetin ve bireysel girişimin toplum düzeninin temel koşulu sayıldığı ancak bu olguların katı devlet kontrolünde olduğu, anti-marksist ve anti-liberal ekonomik görüştür.19.yy sonlarında üçüncü bir yol olarak ortaya çıkmış, faşist ve nazist devletlerin gelişmesiyle kendine 20.yy’nin ilk yarısında güçlü bir yer edinmiştir.
Anti-kapitalist bir görüş değildir, sermayeyi destekler. Benito Mussolini döneminde devlet yapısı korporatizm’e göre şekillenmiştir. Korporatizm tek başına diktatörlük anlamına gelmemesine rağmen, Mussolini Parlamento’yu feshederek korporasyonlardan oluşan bir danışma kuruluna dönüştürmüş, yetmemiş gibi bütün korporasyonların başkanını da kendisi olarak ilan ettirmiştir. kimi alanlarda bu başkanlık statüsü yalnızca sembolik bir titr olarak görüldüyse de, Mussolini özellikle bazı korporasyonlarda yönetsel yetkilerini kullanmaktan kaçınmamıştır. 
Eski adamlar bu işi biliyorlardı!
Geçmişi gözden geçirme bağlamında Aldoux Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” ütopik romanını yeni baştan dikkatle okuyunca “Yok artık adam 1932’de kestirmiş mi Dünyanın ne hale geleceğini” oldum. İkinci Dünya Savaşı öncesinde tehlikeli bir şekilde kontrolden çıkmakta olduğunu hissettiği toplumun karmaşasını gösterdiği düşünsel tepkiler hissedildiği romanında Huxley çağdaş toplumun kusurlarını zekice olduğu kadar, acımasızca yargılamış, dahiyane taşlamış.
Bugünü değerlendirebilmek için hararetle okumanızı tavsiye ettiğim kitaba, 2007’de yazdığı önsözünde Margaret Atwood; 20. Yüzyılın ikinci yarısında, iki öngörü kitap gölgesine düşürdü geleceğimize. Bir zalim, beyin yıkayan, totaliter bir devletin korkunç tasavvuruyla George Orwell’in 1949’da yazdığı 1984’dü. Büyük Biraderi, düşünce suçunu, Yeni Konuş’u, bellek deliğini, Sevgi bakanlığı adlı işkence sarayını ve insanların yüzüne sonsuza dek basan bir çizmenin cesaret kırıcı manzarasını bize veren kitap.
Diğeriyse Aldoux Huxley’in farklı ve daha yumuşak bir totalitarizm şeklini sunduğu Yeni Cesur Dünya’ydı(1932); refahın gaddarlıkla değil de mühendislikle, şişelerde büyütülen bebeklerle, hipnoz üzerinden iknayla, üretim çarkının tekerleklerini sürekli döndüren sınırsız tüketimle, yönetimdekiler tarafından dayatılan, cinsel hüsrana ortadan kaldıran rastgele birlikteliklerle, oldukça zeki bir idari sınıf ile basit işlerle sevecek şekilde programlanmış yarım akıllı işçilerin oluşturduğu alt grup arasında değişen, önceden belirlenmiş bir kast sistemiyle ve somayla, yani hiçbir yan etkisi olmaksızın anında mutluluk veren biri ilaçla elde edildiği bir totalitarizm. Margaret Atwood devam ediyor; Cesur Yeni Dünya bakış açınıza göre kusursuz bir dünyayı ütopyası yada onun çirkin bir zattı, bir distopya’dır. (Açklm=Distopik bir toplum otoriter – totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir.).
Yukarda anlatılanlar tanıdık geldi mi?. Yetmedi ise şunlarla dinleyin; Hem Rusya’da ki komünist rejim hem de Almanya’daki Nazi hakimiyeti ütopik bir hayal olarak başlamıştır. Zoraki yeniden eğitim, sürgün meydan, ütopyalar da iktidara karşı koyanlara sunulan olağan seçeneklerdir. Büyük Biraderi sevmediğiniz takdirde payınıza düşen, tıpkı 1984’te olduğu gibi, gözünüze saldıracaklar farelerdir.
Yazımın son sözünü gene Atwood’dan alıntıladım. “Hangi şablon kazanacak diye merak edip durduk. Soğuk savaş sırasında 1984 bir adım önde görünüyordu. Ama Berlin duvarı 1989’da yıkıldığında uzmanlar bir devrin sona erdiğini bildirdi ve alışveriş çılgınlığı zaferle hüküm sürdü. Sorma benzeri bir sürü madde ise halkın arasına sızmıştı bile. Doğru; rastgele cinsel birliktelikler AİDS’ten iyi bir darbe aldı ama her şey göz önüne alındığında uyuşturucuyla desteklenmiş, boş ve güneş bir harcama gösterisindeymişiz gibi görünüyordu: Cesur Yeni Dünya yarışı kazanıyordu.”

25 Mart 2020 Çarşamba

X’ SOLCUYUM DEMENİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ…
Yazar Ünal Özüak - 
21 Mart 2018 SONSÖZ 
‘GELİŞİMİN ETKİSİYLE DÖNÜŞTÜM’ MADRABAZLIĞI ARKASINA SAKLANIP ‘ESKİ SOLCUYUM’ DİYENLERE İFRİT OLUYORUM. NE DEMEK ESKİ SOLCU OLMAK? HELE SOL PRATİK İÇİNDE YER ALMADAN ‘MIŞ GİBİ YAPANLAR’ ÇOK ASABIMI BOZUYOR. ‘X’ DİYE ÖLMÜŞ ŞAHSA DERLER Kİ…
Kendine “eski” solcuyum diyen de karakter iflasından “x” olmuştur zaten. Solculuk; özgür düşünce severlik, bağımsız us düşkünlüğünün özümsenmiş, içtensellenmiş varoluş biçimidir. Eskisi yenisi olmaz. “Ortodoks bir solcu tavrıyla hareket ediyor olabilirim..” diyerek lafa girerek “Komedi bunun neresinde” başlığı atan Uğur Vardan ve “eski solcu arkadaşlarım gene bana kızacak ama Stalin ve SSCB dönemini iyi bilen eski solcu olarak insanlık tarihini en karanlık en, trajik döneminden bahseden filme güzelleme yaparak hararetle tavsiye eden Ertuğrul Özkök.. pencerelerinin dışından seyrettim “Stalin’in Ölümü” filmini. Hakkında yazılanlardan derlediklerimle anlatayım filmi size; “The Thick of It”,“In the Loop” ve “Veep” gibi film ve TV şovlarının senaristliğini ve yönetmenliğini üstlenen politik hiciv ustası Armando Iannucci’nin yeni filmi “The Death of Stalin”; Sovyetler Birliği’nin despot ve diktatör lideri Joseph Stalin’in 1953 yılındaki ölümünün hemen ertesinde iktidar kabinesinde yer alan isimlerin liderlik için girdiği güç çatışmalarını ve kapılı kapılar ardında dönen kirli entrikaları kara komedi yoluyla ekranlara taşıyor.
Yaptığı işlerde, devleti yönetenlerin işlevsizliğini tasvir ederek gerçek yaşam liderliğinin telaşlı doğasına karikatürize bir parlaklık kazandıran Iannucci, The Death of Stalin’de, bir tiranın ölümünden sonra boşalan siyasi iktidar koltuğuna geçmek için türlü dalavereler ve çirkinlikler tezgahlayan politikacıları yakın markaja alıyor. Dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde gerçekleştiren ve ülkemizde !f İstanbul vesilesiyle ve şimdi Başka Sinema’da izleme fırsatı yakaladığımız film, hem Iannucci meraklılarını tatmin edecek hem de Steve Buscemi ve Jeffrey Tambor gibi yıldız oyuncuların bulunduğu oyuncu kadrosuyla yapımcılarının ticari beklentilerini de karşılayacak gibi duruyor. Özellikle son zamanlarda, ABD’de ve başka birçok ülkede yaşanan biz de de çok yakın gelecekte yaşanması beklenen siyasi kargaşaları ve çekişmeleri de düşününce, hükümetlerin yozlaşmasını ekrana taşıyan böylesi bir kara komedi daha fazla dikkate değer oluyor. Nietzsche’nin söylediği gibi seyredenin entellektüel kapasitesini sonuna kadar doyuran film “Emret Başbakanım” dizilerinde yakalanan soğuk ince iğneleyici espri kıvamında. Fabien Nury ve Thierry Robin’in Fransız çizgi romanından uyarlanan filmde Jeffrey Tambor, Steve Buscemi, Andrea Riseborough, Olga Kurylenko, Rupert Friend, Michael Pali yer alıyor.Film, acımasız diktatör Joseph Stalin’in (Adrian McLoughlin) ‘ülkeyi mahvettiğine dair’ kendisine gönderilen kötü bir notu okuyup gülmeye başladığı ve aniden geçirdiği beyin kanaması sonucu yere yığıldığı 1953 yılının Moskova’sında geçiyor.Film SSCB lideri Loseph Stalin’in son günleri ile başlıyor ve çalışma odasında ölü bulunmasıyla şekilleniyor. Film bu ölüm sonrası yaşananları gözler önüne seriyor. Yaşananlar bazıları için bir fırsat anlamına geliyor. Stalin’in çevresindeki isimler iktidar yarışına giriyor. Olaydan sonra Stalin’in odasına ilk gelen danışmanlarından Lavrentiy Beria (Simon Russell Beale) olur. Beria’dan sonra odaya giren Georgy Malenkov’un (Jeffrey Tambor) paniği, Beria’nın zayıf iradeli Malenkov’u bir kukla olarak kullanarak, kendisini Stalin’in yokluğunda kumandanlık yapmaya sevk eder. Daha sonra odaya sırasıyla Nikita Khrushchev (Steve Buscemi), Vyacheslav Molotov (Michael Palin) ve Lazar Kaganovich (Dermot Crowley) gelir. Ne yapacaklarını bilmeyen bu koca adamlar bir an evvel doktor getirilmesini emreder; ancak Stalin’in ülkenin en iyi doktorlarını öldürttüğü ya da siyasi kamplara gönderdiği gerçeğiyle yüzleştiklerinde işler iyice içinden çıkılmaz bir hal alır. Az zaman sonra gelen Stalin’in ölüm haberiyle ‘sarsılan’ ve telaşlarından ne yapacaklarını bilmeyen danışmanlar, siyasi iktidar koltuğuna aralarından hangisinin oturması konusunda ise kararsızlardır. Etkisiz eleman konumundaki Malenkov, Khrushchev ve Beria gibi Merkez Komite üyeleri tarafından yeni Komünist Parti lideri seçilir; ancak çok zaman geçmeden birçok parti yetkilisi kendi gündemlerini ileri sürmek için onu kandırıp, manipüle etmeye başlar. Ve parti içinde, bir yanda Beria ve Malenkov bir yanda Khrushchev ve Kaganovich’ten oluşan iki fraksiyon ortaya çıkar. Stalinizmin gerçek bir mümini olan Molotov, zamanla Parti içindeki hizipçiliğe karşı çıkmaya çalışsa da herkes kendi kirli entrikalarını sahneye koymaya çoktan başlamıştır. İşin içine bir de Kızıl Ordu komutanları ve Stalin’in yokluğunda söz sahibi olmak isteyen oğlu ve kızı da girince cenaze töreni hepten karışır. Iannucci’nin 1950’li yılların lider konumdaki ülkelerinden biri olan Sovyetler Birliği’ni ve onun komünist rejiminin altındaki koltuk sevdalısı liderlerini hicvetme becerisi de güldürürken düşündürmeye davet ediyor. Bir daha yaşanmasını evlerden ırak olmasını dilediğim dilemmanın filmini MUTLAKA İZLEYİN!..

Camus’nün VEBA’sını yeniden okumanın tam zamanıdır
Yazar Ünal Özüak
24 Mart 2020 SONSÖZ
Eskimolar yaşlılarını buza bırakarak ölüme terk ederler. Bizimkiler salgına karşı çareyi yaşlıları evlerine kapatmakta buldular. Bu yaşta bu zekâ akıllara seza. Amaç yaşlıları korumak, kollamak, tedavi altına almak değil toplumun diğer fertlerini onlardan korumak.
Totaliter rejimin kimselerin aklına gelmeyen bu harika çözümü karşısında; Yetmiş yıl önce Albert Camus’nun, adeta Nostradamus gibi kehanette bulunarak, yazdığı VEBA’yı tekrar okumak farz oldu. Kitabın başında anlatılan tüm o zenginliğin hastalık karşısında bir boka yaramaması, tam bir absurdité tanımıdır.
İkinci dünya savaşından sonra yazdığı kitabı, sadece gerçek bir veba salgını üzerine yazılmış bir kitap gibi okumak mümkün ama yazıldığı tarihe bakarsak (1947) çok daha derin çıkarımlar yapmak daha mümkün. Veba’nın yerine faşizmi koyarak da okuma yapabilirsiniz.
Camus’nün içinde vebadan başka her şeyi anlattığı kitaptır. Hemen her şeyi. Çünkü kendisini ilgilendiren şey aslında bir insan olmak. Veba kendini ele vermek için kurduğu kurgunun bir parçası, merkezi, ta kendisi. “İnsanın umutsuzluğa alışması, umutsuzluktan da beterdir.” der ve Camus umudu da umutsuzluğu da öyle bir parlatır ki Veba’da, okuduğunuz dakikalar boyunca vebanın çaresizliğini, ölümü dünyanın en sıradan işiymiş gibi kabullenişinize kendiniz bile şaşırırsınız ama bir yandan, baharda ya da hayır bahar gelmeden, belki her şey güzel olur diye beklersiniz… Albert Camus’nün mükemmel ötesi tespitleriyle dolu romanını, zaman zaman insanlık için umudunuzu kaybettiğinizde, okumanız gerekir. Aslında Camus adı ‘Yabancı’ romanıyla özdeşleşir.
Ancak yazarın en önemli yapıtı aslında ‘Veba’dır ve Nobel’i onunla kazanmıştır. Altmışlı yıllarda Kadıköy Maarif Koleji’nde Yabancı/Outsider’ı İngilizce okumuş ve saçma/absürd kavramı ile tanışmıştım. Veba ise babamın verdiği Varlık Yayınları’ndan okuduğum ilk kitaplardandı.
Yaşamını Camus ile haşır neşir geçirmiş biri olarak, ustanın onca yıl önceden bugüne ışık tuttuğunu görmek kıvanç veriyor. Keskin bir gözlem gücünün desteklediği arı bir bilinçle Veba, yalnızca çağımızın değil, tüm insanlık tarihinin ortak bir sorununa değinir: Felaketin yazgıya dönüşmesi. Camus’nün hiçbir yapıtında böyle acı bir yazgı, böylesine şiirsel bir dille ele alınmamıştır. ‘Veba’, insanın ve ışığın şiiridir. Bu şiirde renkler alabildiğine koyu, ancak yazarın sesi o denli umut doludur.
Beklenmedik bir boyuta ulaşan veba salgını tüm Oranlıları (Cezayir’deki Oran yerine Ankara’daki Oran’dan mı bahsediyor diye düşünmedim değil,) ilkin umutsuzluğa boğar.
Ardından Doktor Rieux, Tarron ve Grand’ın gösterdikleri dayanışma örneği, başta yetkililer olmak üzere herkese bir güç ve umut kaynağı olur. Herhangi bir zamanda herhangi bir insan ruhunun hissettiği şeylerin sayfalarcası parmaklarınızın arasından kayıp gider bu ‘zamansız’ romanda. Veba bilinmeyen bir yılda Cezayir’in Oran şehrinde 1940’lı yıllarda kendini gösteren korkunç bir hastalık hikayesini anlatır. Fareler yavaş yavaş lağımlardan sokaklara taşınıp burada ölmeye başladıktan sonra, bölgedeki insanlar büyük acılarla ölmeye başlar. karakterlerin- bir gazeteci, bir doktor ve bir rahip- vebanın uyanışı sırasında insanlıkla değişik şekillerde yüz yüze gelmeleri de kitabın içindeki derslerden sadece biridir. kitabın bir çok kez ele alınması gerekir çünkü Veba’da ki karışıklık dünya çapında hem geçmişteki hem de gelecekte olabilecek yıkımları temsil etmekte ve bunun sonucunda tüm bu olanlar karşısında insanların hayatta kalmak için zor seçimler yapması gerektiğini anlatmaktadır.
Camus’un yazgısını Sisifos Söyleni’( tepe aşağı yuvarlanacağını bildiği halde koca kayayı yokuş yukarı itme efsanesi)ndeki düşüncelerini birebir oranda olmasa da bir kurgu içinde yedirdiği kitabında genel anlamda belli bir felsefi altyapının varlığından rahatlıkla söz edebiliriz. Aslında kitapta okuduğumuz rüya kent oran ve insanlarının veba ile mücadelesi değil, insanlığın faşizmle mücadelesidir.
Güçlü metaforik yapısına ve şahane hikayesine ek olarak Camus’nün futbol tutkusundan da izler taşıyan klasik romanda Gonzalez isimli karakterde vücut bulan futbol tutkusu, bir futbol sahasının karantinaya çevrilmesiyle de yerini bulur. futbolcu Gonzalez de trajikomik olarak bu karantinada görevlendirilir. Hatta Gonzalez, Rambert isimli gazeteci karakter ve dr rieux’a; “hem daha iyi oldu burada idman da yapıyorum” der. insanın en zor şartlarda bile bazı şeylere bağlanabildiğinin bir göstergesi olarak ki, zaten “ahlaka dair ne biliyorsam futboldan öğrendim” diyen Camus’ya da yakışan budur.