4 Haziran 2019 Salı

İHTİYARLARA YER YOK MU?
Yazar Ünal Özüak - 4 Haziran 2018 SONSÖZ 
HAFTA SONU BÜTÜN GEÇKIN KIZLAR TOPLANDIK.. AMAN NE EĞLENDIK, NE EĞLENDIK FILMI “BOOK CLUB”I SEYREDINCE BAŞLIK KENDILIĞINDEN GELDI.
Yaşdaşlarım iki Dünya savaşı görmüş veteran yıldızlar çok güldürücü hafif bir komedide bir araya gelmişler. Yıllar önce gördüğüm vahşi gerilim “İhtiyarlara yer yok” da hemen başlıkta ki soruyu çağrıştırdı. Şu gençliği hayatın başına koysalardı da adam akıllı yaşasaydık diyenlere hitap edecek bu film bütün zamanların büyük kadınları Diane Keaton, Jane Fonda, Candice Bergen ve Mary Steenburgen etrafında dönüyor. Yaş almış kadınlarımız, fani dünyanın katı yer çekim kurallarına uyum sağlama dalgalanmalarını sahneliyorlar. Evlatları tarafından “Lale devri çocuklarısınız siz zamanınız geçmiş…”muamelesi görmelerine karşın yaşamın çekici güzellikleri karşısında hala içleri kıpır kıpır altın kızlarımızın.
Görece daha genç görünümlü kalmış (şükürler olsun)bizim dönem yakışıklıları Andy Garcia, Don Johnson, Richard Dreyfuss kart jön rollerinde ikinci bahar yaşıyorlar. Benzeri başka bir film, 2013’de ki “Last Vegas” filminde ise aynı “yaş almışların aşk güzel yaşama hakları var mıdır?” teması bu kez kart jönlerimiz Micheal Douglas, Robert De Niro, Kevin Kline ve Morgan Freemen’i merkeze alarak yaşanıyordu. Micheal Douglas’ın kızı yaşında ki çocuk saflığında ki aşkıyla evlenmeden önce arkadaşlarını bekarlığa veda partisine çağırmasıyla başlayan kahkaha tufanında konu gene “teneşir paklaması eşiğinin” yaşıyla başıyla ilgiliydi. İhtiyar delikanlılar yaşanmışlıklarının ağırlığıyla bir yandan Micheal’ı eleştirirken öte yandan da kıskanıyorlardı. Gülerken düşündüren bu filmler nesiller arası girdabı anımsattı.
“İhtiyarlara yer var mı?” ya
dönecek olursak;
Melali anlamayan nesle aşina değiliz…Ahmet Haşim’in ünlü sözünü z kuşağı için tercüme ettiğimizde …”sıkıntıyı/hüznü anlamayan gençlere tanıdık değiliz, onlar bizi anlayamaz, baktıklarında sadece dış görünüşümüzü görürler; derinliğimizi bilemezler” anlamı taşıyan dizeleri kuşaklar arası zıtlığı güzel açıklar. Yaşları 50 – 70 aralığında olan “Baby Boomer” kuşağı mensuplarının en karakteristik özelliklerinin “bencillik ve empati eksikliği” olduğunu iddia ediliyor ve bu kuşağın gelecek nesillere berbat bir dünya bıraktığı iddia ediliyor.
Kendimden misal varoluşçuluk rüzgarıyla “yalnız ve cesur” yaşadığımız yadsınamaz. ‘Baby boom’(çocuk patlaması) bir Kuzey Amerikan-İngiliz terimi. Özellikle Amerika’da 2. Dünya savaşının bitiminde başlayıp 1960 yılı başlarına kadar süren, yıllık doğum hızında büyük artış anlamına geliyor. Yazar ve girişimci Bruce Gibney, “Sosyopatlar Kuşağı” adlı kitabında, özellikle orta sınıf Baby Boomerların hem bireysel hem de toplumsal olarak sosyopatik olduğuna ilişin bir sav ileri sürüyor. Bu kuşak sırf kalabalık oluşuyla yetmişlerin başlarında ABD’de bütün işleri doldurmuş ve birçok yaşam tarzı eğilimini dikte ettirmiş. Bu kuşağın anti-otoriter ve kural tanımayan davranışları bu ülkenin kültürünü, toplumunu ve yaşamını yeniden şekillendirmiş. Bunlar günümüzde var olan tek, en büyük demografik grup ve 2015 yılında Amerika nüfusunun %35’ini temsil edecekleri hesaplanıyor. Günümüzde orta yaş dönemlerine, yaşamlarının en güçlü yıllarına giren ve emekli olmaya başlayan baby boomer’lar toplumu dönüştürmeye devam ediyor.
Ve özellikle de kendi çocuklarının mali yükü üzerlerinden kalktığı için, pazarlamacılar için en büyük popüler hedef grubu oluşturuyor. Arkalarındaki kuşak (X kuşağı deniyor) sayıca onlardan çok daha az. Birbirlerini anlayamayan bb ve x kuşakları birlikte ama birbirlerine Fransız yaşıyorlar. Neyse ne; İsmet paşanın lafıyla mutlu sona bağlıyalım “her gün yeni bir dünya kurulur ve herkes kendine yaşam alanı bulur!!” Bulur da resimde ki gibi günün sonunda Venedik’te gondolda uyuyup kalmakta var...

1 Haziran 2019 Cumartesi

Ankaralı çinici

Behruz(Çinici) ağabeyin ölüm haberi üstüme karabasan gibi çökeli altı yıl oldu ama acısı dün gibi. Yaşamımın on yıllık döneminde yanında olmaktan, çıraklığından başlayarak atölye şefliğini yapabilme onuruna ulaşmış olmakla iftihar ettiğim büyük mimar, uygulamacı, kanaat önderi, mimarlık dünyamızın duyarlı kollayıcısı, söyleşi, yazım ve gönül adamı, dolu dolu yaşadığı, birbirinden büyük eserler bıraktığı dünyevi hayatını yitirip mimarlık tarihimizin baş sayfasına "efsane mimar" olarak geçen adam..Çinici külliyesini karıştıranlar, orada mimarlığın bir "Yaşam biçimi", bir "Adanmışlık" olduğunu bulacaklardır.Rol model alınası müthiş bir ustaydı.İçinde yaşadığı yılların her zaman yirmi yıl önünde koşardı. Kendiyle dahi kavga eden, eksikte uzlaşması olmayan, acımasız bir uygulamacıydı. "İlklerin mimarı" Behruz Çinici'nin ODTÜ Kampusu ülkeye kazandırdığı yüzük taşlarından sadece bir tanesidir.  Çorum Binevler'de ki kent planlama ölçeğinden tutun Adile Sultan Korusu butik yerleşkesinde site ölçeğindeki yapılarının, fonksiyonel bütünlüğüne, mimari estetiğine öykünen çoktur. Udunu tıngırdattıktan sonra viskisini yudumlayarak yerleşim planı veya cephe çizimine sepye kalemiyle gece oturur sabaha doğru, ortaya alıp duvarınıza asacağınız kadar güzel ve çarpıcı bir (meslek raconuyla söylüyorum) suluboya "tablo" attırırdı. Bu güzel resmi şantiyede gerçekleştirmek için, işverenden inşaat kalfasına kadar ödün vermeden kavga ederdi. İddialı konuşuyorum.. Kendine düz açıyı yasaklamış, köşeli yapı düşmanı ünlü Antoni Gaudi'yi "Aykırılıkta, fark edilirlikte, günün önünde olmakta" sollamıştır, Behruz Çinici..


Behruz mimarlığın Mozart’ıdır

Sadece ben söylemiyorum. Bakın Doğan Tekeli nasıl anlatıyor ;Behruz'un mimarlığı Mozart'ın müziği gibiydi".Çinici'nin tambur tutkusunada değinen Tekeli, "Mimarlıkta formüller yoktur. Behruz tambur çalarken yaptığı taksimleri mimarlığında da yapardı. Çinici'nin daha 29 yaşındayken eşi Altuğ Çinici'yle ODTÜ'yü tasarladığını hatırlatan Tekeli, kampüsün form ve detaylarının çağın oldukça ötesinde bir niteliğini olduğunu vurguladı.


ODTÜ kampüsünün en önemli öğesini Mimarlık Fakültesi’dir.İstanbul’un Moda’sında liseyi bitirmiş, birbirinden güzel mekanlar görmüş olarak geldiğim fakülte binalarında yaşamaya geldiğimde kelimenin tam anlamıyla “feleğim şaşmıştı”. Yarısı burada yarısı da Tekeli’nin “şiirin en güzel dizesi anlamına gelen'mısra-ı berceste'olarak nitelendirdi dediği gibi; ODTÜ Kapalı Spor Salonu'nda geçen yaşamımın en güzel günlerinde “estetik dolumumu” tamamladım. Benim gibi bu çevrede mimarlık öğrenenler Metin Çelik, İbrahim Erkan ağabeylerim Aydan Balamir, Levent  Poyraz, Cengiz Kabaoğlu kardeşlerim daha sonraki yıllarda Çinici Mimarlık Atölyesinde “rahle-i tedristen” geçerek yaşama katıldık.Yaşamı boyu sanatının "Ölümsüzlüğü" nü tasarlayan, kavgası veren Behruz ağabey.
Artık rahat ol sen. Nurlar yağacaktır, hep yaşayacak eserlerinin üzerine..




bir garip Celal Sılay vardı İstanbul’da…

7 Eylül 1974 günü yitirdiğimiz döneminde Türkiye’nin Oscar Wilde’i olarak anılan, anneannem Fehime (Mülküs) hanımın, Moda Mektep Sokak 22 numara da ki evinde ki, orta kat kiracımız, “değişik adam” Celâl Sılay'dan bahsedeceğim bugün. Gürül gürül yaşam dolu, sesi, gülüşü, kahkahası dünyayı tutan, şiir yazıp şiir yaşayan, doğru yanlış düşüncelerini hiç çekinmeden, hatır gönül saymadan pattadak söyleyen, kendi deyimiyle daha o toyluk dönemindeki "büyük lâf eden, gürültü yapan, muhataplarını ezen" hoyrat insandan, daha bir yerine oturmuş, daha bir durulmuş, daha kaygılı, duygulu, iyiye güzele doğruya daha saygılı bir insan çıkarmayı başaran şair Celâl Sılay'dan.. Çocuktum ufacıktım onu gördüm özgür yaşama, şair diye bir tür insanın varlığına ayıldım, desem yalan olmaz.. Arkadaşları arasında "Napolyon Celâl", "Deli Celâl" gibi isimlerle anılırdı. Aykırılığı ve başkaldırısıyla bazı benzer yönleri olsa da, Sılay, Wilde'ın algılamalardaki hâkim çizgilerinden uzak kendine özgü bir kişilikti. İlk şiirlerinde Necip Fazıl ve Nazım Hikmet gibi şairlerin etkisinde kalmasa da, sonraları şu veya bu akımın kalıplarına girmek yerine, kendine has bir duyuş tarzına ulaşmış, hayatın rutinliğinin oluşturduğu ülfet perdesini kaldırarak samimi ve çarpıcı duygular, duyarlılıklar yakalamış bir şairdir.

Küfelik olurdu yalnız adam
Bazı Fransız şairlerinin isimlerini sık sık kullanan bohem bir yaşam süren,  düzgün bir hayat kuramayan, otel odalarında veya bizim ki gibi bekar evlerinde yaşayan  şair hakkında en önemli betimleme “nev’i şahsına münhasır bir adam” oluşuydu. Markiz, Lebon vb. zamanının entelektüel kahvelerine takıldıktan sonra geceleri meyhanelerde zil zurna olur, son vapurla Kadıköy’e dönünce tanıdık sırt hamalları “küfelik Napolyon”u Moda’ya taşır evin kapı önüne bırakırlardı. Küfelik olmanın tanımını çocuk yaşımda yaşayarak Celal beyden öğrendim. Dostu ve anneannemin odayı kiralamasına kefil olan yakınımız Haldun Taner, onun hakkında yazdığı bir yazıda onun karakteri ve edebi kişiliği hakkında bilgi verirken sevecen bir ifadeyle “ Kulaktan dolma bilgilerle konuşan, içki masalarında sık sık görülen biraz düzensiz ve deli dolu yaşayan bir şair” olarak tasvir etmiştir..Bizim kagir ev Laz kalfalar tarafından apartmana dönüştürülünce “Fehime hanım ile Celal beyin tatlı sert atışmaları” sonlandı. Celâl Sılay'ı ölüm elli yaşında yakaladı. Yapayalnız oturduğu, gelgeç duygusal ilişkileri dışında, eşe dosta, ahbaba, arkadaşa kapısı kapalı evinde ölü olarak bulundu. Seçimine uygun olarak tek başına yakaladı ölüm onu, o hoyrat dış görünüşü, zaman zaman insanı kendinden uzaklaştıran kırıcılığı altında, incenin incesi, duygulu bir yürek taşıyan adamı.. 

Bir gecede kel oldu

Necip Fazıl, Fazıl Hüsnü Dağlarca çizgisinde özgün  şiirler yazan şair bohem hayatıyla ilginç bir kişiliği ile dikkatleri üzerine çekmişti. Şiirlerinde ilginç gözlemlerinden kaynaklanan tespitlere yer veren  şair, şiirlerinde mistik ve felsefi denebilecek özellikler işledi. 1930'lardan 1970'lere uzanan yıllarda, aykırı, sıra dışı, hoyrat tavırları kırılgan ve küskün tavırları ile şairler arasında kendini belli etti. Çeşitli aşkları a bohem bir yaşamı olan şair hiç bir zaman aradığı hayatı bulamayan bir hayat çizgisinde yaşayıp kaybolmuştu. Bir kere aşık olmuş yitirince hepten dağalmış. Askere gitmeden kör kütük aşık olduğu Cemile’yi dönüşünde başkasıyla evlenmiş bulunca bir gecede tüm saçı eline geldi ve yaşamının geri kalanında Tery Savalasgibi dazlak dolaştı Celal bey. Herhangi bir akıma bağlı olmadığından yeterince değerlendirilememiş,  söyleyiş güzelliğine önem veren şiirler yazmış ve hayatının sonuna kadar bu uğurda çabalamış şairimizden bir şiirle bitireli




Yolum
Bir ben beni bilirim, bir de beni yaratan, 
Bir ben bana lazımım bir de benimle yatan, 
Varlığımı ortaya varlık olarak atan, 
Bir tesadüf tanırım bir de ne olduğumu. 

Bu denizler, bu gökler ve bütün bir kainat, 
Bu şarkılar, bu hisler ve bu kısacık hayat, 
Şuurumda renklerin sırıtışıdır heyhat! 
Ben bir neşe tanırım, bir de onun yolunu.


bir garip Celal Sılay vardı İstanbul’da…

7 Eylül 1974 günü yitirdiğimiz döneminde Türkiye’nin Oscar Wilde’i olarak anılan, anneannem Fehime (Mülküs) hanımın, Moda Mektep Sokak 22 numara da ki evinde ki, orta kat kiracımız, “değişik adam” Celâl Sılay'dan bahsedeceğim bugün. Gürül gürül yaşam dolu, sesi, gülüşü, kahkahası dünyayı tutan, şiir yazıp şiir yaşayan, doğru yanlış düşüncelerini hiç çekinmeden, hatır gönül saymadan pattadak söyleyen, kendi deyimiyle daha o toyluk dönemindeki "büyük lâf eden, gürültü yapan, muhataplarını ezen" hoyrat insandan, daha bir yerine oturmuş, daha bir durulmuş, daha kaygılı, duygulu, iyiye güzele doğruya daha saygılı bir insan çıkarmayı başaran şair Celâl Sılay'dan.. Çocuktum ufacıktım onu gördüm özgür yaşama, şair diye bir tür insanın varlığına ayıldım, desem yalan olmaz.. Arkadaşları arasında "Napolyon Celâl", "Deli Celâl" gibi isimlerle anılırdı. Aykırılığı ve başkaldırısıyla bazı benzer yönleri olsa da, Sılay, Wilde'ın algılamalardaki hâkim çizgilerinden uzak kendine özgü bir kişilikti. İlk şiirlerinde Necip Fazıl ve Nazım Hikmet gibi şairlerin etkisinde kalmasa da, sonraları şu veya bu akımın kalıplarına girmek yerine, kendine has bir duyuş tarzına ulaşmış, hayatın rutinliğinin oluşturduğu ülfet perdesini kaldırarak samimi ve çarpıcı duygular, duyarlılıklar yakalamış bir şairdir.

Küfelik olurdu yalnız adam
Bazı Fransız şairlerinin isimlerini sık sık kullanan bohem bir yaşam süren,  düzgün bir hayat kuramayan, otel odalarında veya bizim ki gibi bekar evlerinde yaşayan  şair hakkında en önemli betimleme “nev’i şahsına münhasır bir adam” oluşuydu. Markiz, Lebon vb. zamanının entelektüel kahvelerine takıldıktan sonra geceleri meyhanelerde zil zurna olur, son vapurla Kadıköy’e dönünce tanıdık sırt hamalları “küfelik Napolyon”u Moda’ya taşır evin kapı önüne bırakırlardı. Küfelik olmanın tanımını çocuk yaşımda yaşayarak Celal beyden öğrendim. Dostu ve anneannemin odayı kiralamasına kefil olan yakınımız Haldun Taner, onun hakkında yazdığı bir yazıda onun karakteri ve edebi kişiliği hakkında bilgi verirken sevecen bir ifadeyle “ Kulaktan dolma bilgilerle konuşan, içki masalarında sık sık görülen biraz düzensiz ve deli dolu yaşayan bir şair” olarak tasvir etmiştir..Bizim kagir ev Laz kalfalar tarafından apartmana dönüştürülünce “Fehime hanım ile Celal beyin tatlı sert atışmaları” sonlandı. Celâl Sılay'ı ölüm elli yaşında yakaladı. Yapayalnız oturduğu, gelgeç duygusal ilişkileri dışında, eşe dosta, ahbaba, arkadaşa kapısı kapalı evinde ölü olarak bulundu. Seçimine uygun olarak tek başına yakaladı ölüm onu, o hoyrat dış görünüşü, zaman zaman insanı kendinden uzaklaştıran kırıcılığı altında, incenin incesi, duygulu bir yürek taşıyan adamı.. 

Bir gecede kel oldu

Necip Fazıl, Fazıl Hüsnü Dağlarca çizgisinde özgün  şiirler yazan şair bohem hayatıyla ilginç bir kişiliği ile dikkatleri üzerine çekmişti. Şiirlerinde ilginç gözlemlerinden kaynaklanan tespitlere yer veren  şair, şiirlerinde mistik ve felsefi denebilecek özellikler işledi. 1930'lardan 1970'lere uzanan yıllarda, aykırı, sıra dışı, hoyrat tavırları kırılgan ve küskün tavırları ile şairler arasında kendini belli etti. Çeşitli aşkları a bohem bir yaşamı olan şair hiç bir zaman aradığı hayatı bulamayan bir hayat çizgisinde yaşayıp kaybolmuştu. Bir kere aşık olmuş yitirince hepten dağalmış. Askere gitmeden kör kütük aşık olduğu Cemile’yi dönüşünde başkasıyla evlenmiş bulunca bir gecede tüm saçı eline geldi ve yaşamının geri kalanında Tery Savalasgibi dazlak dolaştı Celal bey. Herhangi bir akıma bağlı olmadığından yeterince değerlendirilememiş,  söyleyiş güzelliğine önem veren şiirler yazmış ve hayatının sonuna kadar bu uğurda çabalamış şairimizden bir şiirle bitireli




Yolum
Bir ben beni bilirim, bir de beni yaratan, 
Bir ben bana lazımım bir de benimle yatan, 
Varlığımı ortaya varlık olarak atan, 
Bir tesadüf tanırım bir de ne olduğumu. 

Bu denizler, bu gökler ve bütün bir kainat, 
Bu şarkılar, bu hisler ve bu kısacık hayat, 
Şuurumda renklerin sırıtışıdır heyhat! 
Ben bir neşe tanırım, bir de onun yolunu.


bir garip Celal Sılay vardı İstanbul’da…

7 Eylül 1974 günü yitirdiğimiz döneminde Türkiye’nin Oscar Wilde’i olarak anılan, anneannem Fehime (Mülküs) hanımın, Moda Mektep Sokak 22 numara da ki evinde ki, orta kat kiracımız, “değişik adam” Celâl Sılay'dan bahsedeceğim bugün. Gürül gürül yaşam dolu, sesi, gülüşü, kahkahası dünyayı tutan, şiir yazıp şiir yaşayan, doğru yanlış düşüncelerini hiç çekinmeden, hatır gönül saymadan pattadak söyleyen, kendi deyimiyle daha o toyluk dönemindeki "büyük lâf eden, gürültü yapan, muhataplarını ezen" hoyrat insandan, daha bir yerine oturmuş, daha bir durulmuş, daha kaygılı, duygulu, iyiye güzele doğruya daha saygılı bir insan çıkarmayı başaran şair Celâl Sılay'dan.. Çocuktum ufacıktım onu gördüm özgür yaşama, şair diye bir tür insanın varlığına ayıldım, desem yalan olmaz.. Arkadaşları arasında "Napolyon Celâl", "Deli Celâl" gibi isimlerle anılırdı. Aykırılığı ve başkaldırısıyla bazı benzer yönleri olsa da, Sılay, Wilde'ın algılamalardaki hâkim çizgilerinden uzak kendine özgü bir kişilikti. İlk şiirlerinde Necip Fazıl ve Nazım Hikmet gibi şairlerin etkisinde kalmasa da, sonraları şu veya bu akımın kalıplarına girmek yerine, kendine has bir duyuş tarzına ulaşmış, hayatın rutinliğinin oluşturduğu ülfet perdesini kaldırarak samimi ve çarpıcı duygular, duyarlılıklar yakalamış bir şairdir.

Küfelik olurdu yalnız adam
Bazı Fransız şairlerinin isimlerini sık sık kullanan bohem bir yaşam süren,  düzgün bir hayat kuramayan, otel odalarında veya bizim ki gibi bekar evlerinde yaşayan  şair hakkında en önemli betimleme “nev’i şahsına münhasır bir adam” oluşuydu. Markiz, Lebon vb. zamanının entelektüel kahvelerine takıldıktan sonra geceleri meyhanelerde zil zurna olur, son vapurla Kadıköy’e dönünce tanıdık sırt hamalları “küfelik Napolyon”u Moda’ya taşır evin kapı önüne bırakırlardı. Küfelik olmanın tanımını çocuk yaşımda yaşayarak Celal beyden öğrendim. Dostu ve anneannemin odayı kiralamasına kefil olan yakınımız Haldun Taner, onun hakkında yazdığı bir yazıda onun karakteri ve edebi kişiliği hakkında bilgi verirken sevecen bir ifadeyle “ Kulaktan dolma bilgilerle konuşan, içki masalarında sık sık görülen biraz düzensiz ve deli dolu yaşayan bir şair” olarak tasvir etmiştir..Bizim kagir ev Laz kalfalar tarafından apartmana dönüştürülünce “Fehime hanım ile Celal beyin tatlı sert atışmaları” sonlandı. Celâl Sılay'ı ölüm elli yaşında yakaladı. Yapayalnız oturduğu, gelgeç duygusal ilişkileri dışında, eşe dosta, ahbaba, arkadaşa kapısı kapalı evinde ölü olarak bulundu. Seçimine uygun olarak tek başına yakaladı ölüm onu, o hoyrat dış görünüşü, zaman zaman insanı kendinden uzaklaştıran kırıcılığı altında, incenin incesi, duygulu bir yürek taşıyan adamı.. 

Bir gecede kel oldu

Necip Fazıl, Fazıl Hüsnü Dağlarca çizgisinde özgün  şiirler yazan şair bohem hayatıyla ilginç bir kişiliği ile dikkatleri üzerine çekmişti. Şiirlerinde ilginç gözlemlerinden kaynaklanan tespitlere yer veren  şair, şiirlerinde mistik ve felsefi denebilecek özellikler işledi. 1930'lardan 1970'lere uzanan yıllarda, aykırı, sıra dışı, hoyrat tavırları kırılgan ve küskün tavırları ile şairler arasında kendini belli etti. Çeşitli aşkları a bohem bir yaşamı olan şair hiç bir zaman aradığı hayatı bulamayan bir hayat çizgisinde yaşayıp kaybolmuştu. Bir kere aşık olmuş yitirince hepten dağalmış. Askere gitmeden kör kütük aşık olduğu Cemile’yi dönüşünde başkasıyla evlenmiş bulunca bir gecede tüm saçı eline geldi ve yaşamının geri kalanında Tery Savalasgibi dazlak dolaştı Celal bey. Herhangi bir akıma bağlı olmadığından yeterince değerlendirilememiş,  söyleyiş güzelliğine önem veren şiirler yazmış ve hayatının sonuna kadar bu uğurda çabalamış şairimizden bir şiirle bitireli




Yolum
Bir ben beni bilirim, bir de beni yaratan, 
Bir ben bana lazımım bir de benimle yatan, 
Varlığımı ortaya varlık olarak atan, 
Bir tesadüf tanırım bir de ne olduğumu. 

Bu denizler, bu gökler ve bütün bir kainat, 
Bu şarkılar, bu hisler ve bu kısacık hayat, 
Şuurumda renklerin sırıtışıdır heyhat! 
Ben bir neşe tanırım, bir de onun yolunu.


bir garip Celal Sılay vardı İstanbul’da…

7 Eylül 1974 günü yitirdiğimiz döneminde Türkiye’nin Oscar Wilde’i olarak anılan, anneannem Fehime (Mülküs) hanımın, Moda Mektep Sokak 22 numara da ki evinde ki, orta kat kiracımız, “değişik adam” Celâl Sılay'dan bahsedeceğim bugün. Gürül gürül yaşam dolu, sesi, gülüşü, kahkahası dünyayı tutan, şiir yazıp şiir yaşayan, doğru yanlış düşüncelerini hiç çekinmeden, hatır gönül saymadan pattadak söyleyen, kendi deyimiyle daha o toyluk dönemindeki "büyük lâf eden, gürültü yapan, muhataplarını ezen" hoyrat insandan, daha bir yerine oturmuş, daha bir durulmuş, daha kaygılı, duygulu, iyiye güzele doğruya daha saygılı bir insan çıkarmayı başaran şair Celâl Sılay'dan.. Çocuktum ufacıktım onu gördüm özgür yaşama, şair diye bir tür insanın varlığına ayıldım, desem yalan olmaz.. Arkadaşları arasında "Napolyon Celâl", "Deli Celâl" gibi isimlerle anılırdı. Aykırılığı ve başkaldırısıyla bazı benzer yönleri olsa da, Sılay, Wilde'ın algılamalardaki hâkim çizgilerinden uzak kendine özgü bir kişilikti. İlk şiirlerinde Necip Fazıl ve Nazım Hikmet gibi şairlerin etkisinde kalmasa da, sonraları şu veya bu akımın kalıplarına girmek yerine, kendine has bir duyuş tarzına ulaşmış, hayatın rutinliğinin oluşturduğu ülfet perdesini kaldırarak samimi ve çarpıcı duygular, duyarlılıklar yakalamış bir şairdir.

Küfelik olurdu yalnız adam
Bazı Fransız şairlerinin isimlerini sık sık kullanan bohem bir yaşam süren,  düzgün bir hayat kuramayan, otel odalarında veya bizim ki gibi bekar evlerinde yaşayan  şair hakkında en önemli betimleme “nev’i şahsına münhasır bir adam” oluşuydu. Markiz, Lebon vb. zamanının entelektüel kahvelerine takıldıktan sonra geceleri meyhanelerde zil zurna olur, son vapurla Kadıköy’e dönünce tanıdık sırt hamalları “küfelik Napolyon”u Moda’ya taşır evin kapı önüne bırakırlardı. Küfelik olmanın tanımını çocuk yaşımda yaşayarak Celal beyden öğrendim. Dostu ve anneannemin odayı kiralamasına kefil olan yakınımız Haldun Taner, onun hakkında yazdığı bir yazıda onun karakteri ve edebi kişiliği hakkında bilgi verirken sevecen bir ifadeyle “ Kulaktan dolma bilgilerle konuşan, içki masalarında sık sık görülen biraz düzensiz ve deli dolu yaşayan bir şair” olarak tasvir etmiştir..Bizim kagir ev Laz kalfalar tarafından apartmana dönüştürülünce “Fehime hanım ile Celal beyin tatlı sert atışmaları” sonlandı. Celâl Sılay'ı ölüm elli yaşında yakaladı. Yapayalnız oturduğu, gelgeç duygusal ilişkileri dışında, eşe dosta, ahbaba, arkadaşa kapısı kapalı evinde ölü olarak bulundu. Seçimine uygun olarak tek başına yakaladı ölüm onu, o hoyrat dış görünüşü, zaman zaman insanı kendinden uzaklaştıran kırıcılığı altında, incenin incesi, duygulu bir yürek taşıyan adamı.. 

Bir gecede kel oldu

Necip Fazıl, Fazıl Hüsnü Dağlarca çizgisinde özgün  şiirler yazan şair bohem hayatıyla ilginç bir kişiliği ile dikkatleri üzerine çekmişti. Şiirlerinde ilginç gözlemlerinden kaynaklanan tespitlere yer veren  şair, şiirlerinde mistik ve felsefi denebilecek özellikler işledi. 1930'lardan 1970'lere uzanan yıllarda, aykırı, sıra dışı, hoyrat tavırları kırılgan ve küskün tavırları ile şairler arasında kendini belli etti. Çeşitli aşkları a bohem bir yaşamı olan şair hiç bir zaman aradığı hayatı bulamayan bir hayat çizgisinde yaşayıp kaybolmuştu. Bir kere aşık olmuş yitirince hepten dağalmış. Askere gitmeden kör kütük aşık olduğu Cemile’yi dönüşünde başkasıyla evlenmiş bulunca bir gecede tüm saçı eline geldi ve yaşamının geri kalanında Tery Savalasgibi dazlak dolaştı Celal bey. Herhangi bir akıma bağlı olmadığından yeterince değerlendirilememiş,  söyleyiş güzelliğine önem veren şiirler yazmış ve hayatının sonuna kadar bu uğurda çabalamış şairimizden bir şiirle bitireli




Yolum
Bir ben beni bilirim, bir de beni yaratan, 
Bir ben bana lazımım bir de benimle yatan, 
Varlığımı ortaya varlık olarak atan, 
Bir tesadüf tanırım bir de ne olduğumu. 

Bu denizler, bu gökler ve bütün bir kainat, 
Bu şarkılar, bu hisler ve bu kısacık hayat, 
Şuurumda renklerin sırıtışıdır heyhat! 
Ben bir neşe tanırım, bir de onun yolunu.


68’in gürültücü adamı yaramı deşti…

Yedinci sanatın ‘sessiz’ dönemine ışık tutan ‘The Artist’ filminin yönetmeni Michel Hazanavicius’un son çalışması ‘Godard ve Ben’(‘Le Redoutable’) devrim ve başkaldırı gençlik günlerimizde ‘nerde yanlış yaptığımızı’ düşündürdü. Kesin olan şu ki; Dünya genelinde ki ‘68 youthquake/gençlik depremi’nde bağımsızlık ve özgürlük istemimizi geniş halk kitlelerine ulaştıramadan onlara yabancı kalmışız. Eş zamanlı olarak Paris’de, Berkley’de ve Türkiye’mizde ‘hak, hukuk, adalet’için Üniversite gençliği sokaklara döküldük ama ‘Mao’co’,’Marksist_ Leninist’sloganlarımızı, moda deyimle ‘halk satın almadı’. Örneğin,1969 yılında Michigan Üniversitesi’nin Ann Arbour kampüsünde SDS (Demokratik Toplum İçin Öğrenciler) örgütünün büyük bir kongresinde temelleri atılan Weather Underground örgütü başka bir deyişle Weatherman’ler çoğunlukla radikal biçimde eklektik olan Leninist fraksiyonun ağırlıkta olduğu Marksist bir öğrenci hareketi başladı. 

format hep aynı

Bob Dylan’ın bir parçasından ismi alınarak kurulan Devrimci Gençlik Hareketi, Weather Underground için bir geçiş örgütü durumunda oldu. Daha sonraki yıllarda Leninist bir örgütlenme yapısına kavuşan örgütün delegelerinin Kuzey Vietnam’a ve Küba’ya sosyalist hükümetlerle görüşmek için gitmesinin ardından yapılan ateşli tartışmalar sonucu hareketin yönelimini belirlenmiş oldu. Ancak orda da; bir kampüsün toplantı salonunda komünist öğrencilerin, siyahların, ezilenler için öncü bir hareket gerçekleştirmek isteyen özgürlükçü ve eşitlikçilerin bu ilk büyük öğrenci toplantısı o zamanlar ulusal ölçekte pek tepki çekmemişti. Oysa daha sonra yaşayacakları fraksiyon ayrışmaları, fikir ayrılıkları ve ses getirici bombalama eylemleri, banka soygunları dahil bir çok aktiviteleri Amerikan Hükümeti’nin baş belası olacak hem hareketin içine yerleştirilmek istenen kışkırtıcı ajanlar hem de doğrudan FBI’ın örgütün üyeleriyle olan mücadelesi 70’li yılların Amerika’sının gündemlerinden biri haline gelecekti…


En Mahir’ler; şehit Çayan ajan Kaynak

Senaryo tek tip, zaman aynı değişen gençlerin ülkeleri…Ben bu filmin aynısını, eş zamanlı olarak, Sosyalist Fikir Kulüplerinin Dev Genç devrimci militanlarına devrilmesinde oynayarak yaşadım. Bu günkü yaşanmışlarımla geriye baktığımda global senaryonun güncellenmiş şeklini net okuyor komplo teorilerini süzebiliyorum. Ülkelerin egemen güçleri halka rağmen halk hareketi yapma boşluğunda boğdu 68 devrimci kuşağını. Biz ithal dogmalar, devrim modelleri arasında savrulurken faşizan yönetimler geniş kitleler üzerinde dinginlik vadiyle otoritelerini pekiştirdiler. Aydınlanarak uyanmış kuşak statükonun değirmeninde öğütüldü ve daha sonra ki yıllarda ‘Çinli Kız’ filminde anlatılan toplumsal meselelere duyarlı gençliğin tam tersi apolitik (lay lay lom) gençlik yaratılarak nesiller memleket meselelerinden uzaklaştırıldı. Nietzche’nin dediği gibi “rahat etmek için sürüde kalmayı yeğleyen” insanlar yönetir oldular ülkeleri..


Filme gelirsek..

Yeni Dalga’nın (‘La nouvelle vague’) bayrak ismi Jean-Luc Godard’ın hayatından bir kesite odaklanan film anlaşılamama açmazını çok güzel anlatıyor. Kısaca özeti için Uğur Vardan’ı okuyalım: ‘Serseri Aşıklar’, ‘Nefret’, ‘Alphaville’, ‘Çılgın Pierrot’ gibi çığır açan yapıtlarıyla dikkat çeken ‘gürültücü’ Godard, 1967 yılında siyaseten kendini yakın hissettiği Maoculuğa sevgisinin ifadesi olarak ‘Çinli Kız’ı çeker. Başrol oyuncusu, 17 yaşındaki Anne Wiazemsky’yle aşk yaşayan ve evlenen genç yönetmen, filmin olumsuz eleştiriler almasıyla birlikte özgüven sorunu yaşamaya ve kendince yeni bir yol haritası çizmenin derdine düşer. Bu sırada 1968 gelip çatmış ve ülke, ‘Devrim ve başkaldırı’ şarkıları söylemeye başlamıştır. Godard bir yandan eylemlere katılır, bir yandan da Anne’le arasında baş gösteren problemlerin üstesinden gelmeye çabalar. Kübistler resim sanatında, James Joyce edebiyatta ne kadar aykırıysalar Godard’da sinemada o denli ‘değişik’ olmuş 60_70 arasında 7 senede 14 hit film yaparak fırtınalar koparıp mesleği bırakmıştır.





Anne Wiazemsky’nin anılarından (ikilinin evlilik ve ayrılma sürecine kadar geçen on yıl) beyazperdeye uyarlanan film, Wiazemsky’nin geçtiğimiz aylarda yaşamını yitirmesiyle değişik bir anlam kazandı. Çinli Kız her biri ayrı siyasi görüşü olan, olaylara duyarsız kalamayan gençleri ve onların yöntemlerini anlatıyordu. Daha çok teorik bir anlatıyla fikirlerini aktaran gençlerin söylemlerinin ana eleştiri noktası Amerika’nın dünyanın geneline uyguladığı baskıcı politikalar. Yönetmenle yaşadığı kısa süreli evliliğin ve ilişkinin koridorlarında gezinen otobiyografik kitabı ‘Un an apres’den uyarlanan film, üslup ve ruh olarak aslında Godard’ın sinematografik mirasına yakın bir çizgide seyrediyor. Batı’da kimi ‘Godardsever’ eleştirmenleri yüzeysel ve yönetmenin daha çok günьl ilişkisini öne çıkardığı gerekçesiyle öfkelendiren film, bence bu türden tepkileri hak etmiyor. ‘Godard ve Ben’, hem Fransız yaratıcıya, hem 68’in o eylemci ruhuna hem de sinema tarihine yer yer iğneleyici ama asıl olarak merakımızı harekete geçiren serbest vezin зağrışımlarla dolu bir caba. Hoş, Godard da film iзin “Aptalca bir fikir” yorumunda bulunmuş ama en azından şu işe yaradığı kesin: Salondan çıktığınızda Godard’ı bilmiyorsanız ya da biliyor olsanız bile yeniden hatırlamak kabilinden, filmlerini bir an önce seyretme isteğiyle doluyorsunuz. Hazanavicius’un filmi Godard’ı aksi, bencil, sadece kendisini düşünen, egosu her daim şişkin, uzlaşmaz biri olarak çiziyor ama ne gam, sanatçı dediğin biraz da böyle değil midir zaten? Son dönem nerdeyse izlediğimiz her Fransız filminde rastladığımız Louis Garrel’in enfes bir Godard portresi çizdiği çalışma, özel bir sinemasal yolculuğa çıkmak isteyen herkese tavsiye edilir.. Hazanavicius’un aktardığı ya da çizmeye çalıştığı portreye inanmak değil dönemin ruhunu hatırlamak daha önemli.



ŞÜPHE DUYUYORUM ÖYLEYSE DÜŞÜNÜYORUM
Kimileri yetmiş yıl önce görmüştebirileri bugün neden görmezden gelir..?
Fernando Pessoa’nın lafını başlık attım; Çünkü, anın ruhundan mıdır bilmem, son yazımda da bahsettiğim    “Totalitarizm çağımızın acı gerçeğimi acaba?” sorusu kafamı çok kurcalıyor. Neden eski insanlar önlerini görmüşler, ve fakat açıktan anlatmaktansa geleceğin edebiyatını yapmışlar, kurguladıkları ütopyaları romanlaştırmışlar oldum olası merak ederdim… Geçen hafta 38. İstanbul Film Festivali’nde Bay Jones filmini izlerken onu da çözdüm….Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı kazanan yönetmen Agnieszka Holland, tarihin derinliklerine dalıyor Bay Jones’ta efsanevi Galli gazeteci Gareth Jones’un hayatına göz atıyor. 1933 yılında geçen film Jones’un Stalin döneminde Kharkiv’e giderek tüm engelleme çabalarına rağmen Sovyetler Birliği’ndeki gerçek durumu haberleştirme çabalarını anlatıyor. Filmi seyrederken, baskı rejimini karşısında günün gerçeklerini açıkça yazamayan, anlatamayanların nasıl alegorik anlatım tarzlarına başvurduklarını gördüm. Başbakan Lloyd George’un sekreteri Gareth JonesStalin’in Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinde tahıl ambarı Ukrayna’da halkın nasıl kelime anlamıyla açlıktan birbirini yiyecek duruma düşüşünü gözlemliyor, dönüyor geliyor  İngiltere’de tüm siyasilere her yolu  deneyerek anlatıyor. Ancak, Hitler karşısında müttefik olarak Stalin’e  ihtiyaç duyan dönemin siyasileri bu felaketi görmezden geliyorlar. Jones’un anlattıklarına kulak veren sadece George Orwelloluyor. Gerçi onun dahi gözleri SSCB’nin görkemli proleter devrimi büyüsüne kapılmıştır ama George Orwell daha sonra 1945’de yazdığı allegorik kitabı “Hayvan Çiftliği” ve 1949’da yazdığı “1984”de totaliter dikta rejimlerinin nasıl bir histeriye dönüştüğünü anlatmıştır. 
Orwell kendini de yerer
Malum, hem Rusya’da ki komünist rejim hem de Almanya’daki Nazi hakimiyeti ütopik bir hayal olarak başlamıştır. Zoraki yeniden eğitim, sürgün meydan, ütopyalar da iktidara karşı koyanları susturmalar hep bu ütopyaların saha uygulamaları olmuştur. Edebiyat anlayışı hiçbir zaman politik düşüncelerinden ve gözlemlerinden ayrı düşünülmeyecek bir yazar olan Orwell’de ütopyaları da kendi silahıyla vurmayı, satirik benzetmelerle eleştirmeyi yeğlemiştir. Sadece kendine Müslüman değildir aynı zamanda. Tek bir adam olan Orwell “Neden Yazıyorum” kitabında, politikacıların ipliğini pazara çıkarırken, İngiliz karakterini bir kadavra gibi parçalarına ayırırken, savaşa dair dile getirilmeyenleri dile getirirken iğneyi başkaları kadar kendine de batırmaktan sakınmamıştır. Şöyle der; “Tüm yazarlar kibirli, bencil ve tembeldir ve yazma dürtülerinin altında bir gizem yatar. Kitap yazmak, acıdan kıvrandıran bir hastalığın uzun süren nöbetleri gibi insanı yiyip bitiren korkunç bir mücadeledir. İnsan, karşıya koyamayacağı ve anlayamayacağı bir iblis tarafından itilmese kesinlikle böyle bir işe kalkışmazdı. Biliyoruz ki bu iblis herkeste vardır ve bir bebeğin i̇lgi çekmek için ciyak ciyak ağlamasına yol açan içgüdünün aynısıdır. Fakat yine de sürekli kendi kişiliğini gizleme mücadelesi vermediği sürece insanın okunabilir hiçbir şey yazamayacağı da bir o kadar doğru”. Başka itiraflarda var ustanın; “Yazmak istiyorum, çünkü ortaya çıkarmak istediğim bir yalan, dikkat çekmek istediğim bir olgu var ve başlangıçtaki kaygım sesimi duyurmak. “Hayvan Çiftliği”, ne yaptığımı tamamen bilincinde olarak politik ve sanatsal amaçları bir bütünde kaynaştırma geleceğimiz kitaptı. 1936’dan bu yana yazdığın ciddi eserleri her satırı, doğrudan veya dolaylı olarak, totalitarizme karşı durarak ve-benim anladığım biçimiyle-demokratik sosyalizmi destekleyerek yazıldı.” Bu gün olsa ne yazardı acaba Orwell?
Totalitarizm çağımızın acı gerçeğimi?
/var/folders/rv/dxnc37px471c190phy6wzglw0000gn/T/com.microsoft.Word/WebArchiveCopyPasteTempFiles/0000000066424-1.jpgBunca sosyal medya iletişim olanakları olmasına karşın, bundan yarım asır sonra nerelere evrilecek dünyamız söyleyen pek çıkmıyor. Belki de gününü kavrıyamıyor kimse de ondan. Oysaki eski insanlara bakar mısınız? Nasıl da görmüşler önlerine, geleceğin edebiyatını yapmışlar, kurguladıkları ütopyaları romanlaştırmışlar. Gelin bugün biraz onlardan feyz alalım. Hatırlayalım, geçen yaz ki yazımda; “Fahrenheit 451”ve George Orwell’in allegorik kitabı “Hayvan Çiftliği”ve “1984”gibi “Karporitizme Başkaldırı Kitaplarının” en çok satanlar listesinde olması tesadüf değildir demiş ve Korporatizm’i Mossolini örneğiyle şöyle anlatmıştım; Özel mülkiyetin ve bireysel girişimin toplum düzeninin temel koşulu sayıldığı ancak bu olguların katı devlet kontrolünde olduğu, anti-marksist ve anti-liberal ekonomik görüştür.19.yy sonlarında üçüncü bir yol olarak ortaya çıkmış, faşist ve nazist devletlerin gelişmesiyle kendine 20.yy’nin ilk yarısında güçlü bir yer edinmiştir.Anti-kapitalist bir görüş değildir, sermayeyi destekler. Benito Mussolini döneminde devlet yapısı korporatizm’e göre şekillenmiştir. Korporatizm tek başına diktatörlük anlamına gelmemesine rağmen, Mussolini Parlamento’yu feshederek korporasyonlardan oluşan bir danışma kuruluna dönüştürmüş, yetmemiş gibi bütün korporasyonların başkanını da kendisi olarak ilan ettirmiştir. kimi alanlarda bu başkanlık statüsü yalnızca sembolik bir titr olarak görüldüyse de, Mussolini özellikle bazı korporasyonlarda yönetsel yetkilerini kullanmaktan kaçınmamıştır. 
Eski adamlar bu işi biliyorlardı!
https://sonsoz.com.tr/wp-content/uploads/2017/05/Başlıksız-1-1.jpgGeçmişigözden geçirme bağlamında  Aldoux Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” ütopik romanını yeni baştan dikkatle okuyunca “Yok artık adam 1932’de kestirmiş mi Dünyanın ne hale geleceğini” oldum. İkinci Dünya Savaşı öncesinde tehlikeli bir şekilde kontrolden çıkmakta olduğunu hissettiği toplumun karmaşasını gösterdiği düşünsel tepkiler hissedildiği romanında Huxley çağdaş toplumun kusurlarını zekice olduğu kadar, acımasızca yargılamış, dahiyane taşlamış. Bugünü değerlendirebilmek için hararetle okumanızı tavsiye ettiğim kitaba, 2007’de yazdığı önsözünde Margaret Atwood; 20. Yüzyılın ikinci yarısında, iki öngörü kitap gölgesine düşürdü geleceğimize. Bir zalim, beyin yıkayan, totaliter bir devletin korkunç tasavvuruyla George Orwell’in 1949’da yazdığı 1984’dü. Büyük Biraderi, düşünce suçunu, Yeni Konuş’u, bellek deliğini, Sevgi bakanlığı adlı işkence sarayını ve insanların yüzüne sonsuza dek basan bir çizmenin cesaret kırıcı manzarasını bize veren kitap. 
Diğeriyse Aldoux Huxley’in farklı ve daha yumuşak bir totalitarizm şeklini sunduğu Yeni Cesur Dünya’ydı(1932); refahın gaddarlıkla değil de mühendislikle, şişelerde büyütülen bebeklerle, hipnoz üzerinden iknayla, üretim çarkının tekerleklerini sürekli döndüren sınırsız tüketimle, yönetimdekiler tarafından dayatılan, cinsel hüsrana ortadan kaldıran rastgele birlikteliklerle, oldukça zeki bir idari sınıf ile basit işlerle sevecek şekilde programlanmış yarım akıllı işçilerin oluşturduğu alt grup arasında değişen, önceden belirlenmiş bir kast sistemiyle ve somayla, yani hiçbir yan etkisi olmaksızın anında mutluluk veren biri ilaçla elde edildiği bir totalitarizm. Margaret Atwood devam ediyor; Cesur Yeni Dünya bakış açınıza göre kusursuz bir dünyayı ütopyası yada onun çirkin bir zattı, bir distopya’dır.(Açklm=Distopik bir toplum otoriter - totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir.). 
Yukarda anlatılanlar tanıdık geldi mi?. Yetmedi ise şunlarla dinleyin; Hem Rusya’da ki komünist rejim hem de Almanya’daki Nazi hakimiyeti ütopik bir hayal olarak başlamıştır. Zoraki yeniden eğitim, sürgün meydan, ütopyalar da iktidara karşı koyanlara sunulan olağan seçeneklerdir. Büyük Biraderi sevmediğiniz takdirde payınıza düşen, tıpkı 1984’te olduğu gibi, gözünüze saldıracaklar farelerdir. Yazımın son sözünü gene Atwood’dan alıntıladım. “Hangi şablon kazanacak diye merak edip durduk. Soğuk savaş sırasında 1984 bir adım önde görünüyordu. Ama Berlin duvarı 1989’da yıkıldığında uzmanlar bir devrin sona erdiğini bildirdi ve alışveriş çılgınlığı zaferle hüküm sürdü. Sorma benzeri bir sürü madde ise halkın arasına sızmıştı bile. Doğru; rastgele cinsel birliktelikler AİDS’ten iyi bir darbe aldı ama her şey göz önüne alındığında uyuşturucuyla desteklenmiş, boş ve güneş bir harcama gösterisindeymişiz gibi görünüyordu: Cesur Yeni Dünya yarışı kazanıyordu.” 






Bir başkan istiyorum ki olmasın….
Kentleri kurtarmak adına… gördüğüm lüzum üzerine yazılan siyasi içerikli yazıdır…beyaz sayfa açma fırsatı yakalayacak başkanlara öğütler içeriyor…

Merak etmeyin okuyunca zaten öyle bir başkan olamayacağını anlayacaksınız. Yerel yönetim başkanından bahsediyorum. Bildiğiniz Belediye Başkanı. Bağışlayın, büyük kent küçük kent fark etmez olamayacak olana ergi yapacağım. Dürüstlük, namusluluk, erdemlilik, ahlaklılık vb. genel, olmazsa olmazlara girmeden “gerçek olamayacak kadar gerçek” fantastik arzulama kabul edin yazacaklarımı. Gibi davranmak yerine kendisi olmayı, kalmayı seçmeyenleri kınayarak giriyorum konuya…Aslı dururken sekizinci karbon kopyasını kimsenin almayacağı bilmeyen…Taklitlerinden sakının genel kabulünden haberi olmayan kıt zekalı siyaset önderleri hedefimde… Yirmi beş yıldır ülkede baskın İslami kimliğiyle hükmünü sürdüren Recep Tayyip Erdoğan’a gidecek oyları devşireceğini sanarak, kendi laik tabanını elinin tersiyle iterek, Cumhurbaşkanı adayı olarak İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddin beyin arkasına düşmek Atatürk’ün deyişiyle; Gaflet, delalet ve hatta hıyanetten başka bir şey değildir…Tekrarlanan aynı hataların  ilki sehven, ikincisi cehlen kabul edilir ama üçüncüsünün kasten olduğu su götürmez. Kendi ayağına sıkmak kabilinden ikinci fahiş hatada Tayyip Erdoğan’ın, iddia ettikleri hırsızlık ve yolsuzluklarından şikayet ederken, karşısına İstanbul Belediye Başkan adayı olarak  dünya alemin bu işin erbabı olduğunu söylediği Mustafa Sarıgül’ü çıkarmak oldu. “Başkası olma kendin ol” şarkı nakaratını hiç duymamış gibi, rakibinin konsolide, kemik oyunu almak için çıtayı 0’un seviyesine indirmek en  kibar deyimiyle akıl tutulmasıdır. Şimdi gene aynı kıt mantıkla, sahanın elinden almayı hedefledikleri İstanbul büyükşehir belediye Başkanlığı’na soyadını konjektüre uymak için “İmamoğlu”na değiştirmiş, hayatın hiçbir kesiminde ortanın solunda olmamış, durmamış, hissetmemiş, davranmamış birisini aday gösteriyorlar.


Yalnız CHP’mi? Ya sokakları “İstanbul Bizim İçin Bir Aşk Hikayesi”hafif meşrep panolarıyla dolduran AKP’ye ne demeli? Hani nasıl der 90’ların Seyyal Taner şarkısı? Kırk yıllık kani olur mu Yani. Gezi diliyle, entelektüel jargonla sol dünya görüş sahiplerini kandıracağınızı mı sanıyorsunuz? Mor ötesi, metroseksüel söylemler, sallan yuvarlan halinde ki oylarınızı genelde Bahçeli’ye kaydırmaktan başka bir işe yaramaz. Üstelik delikanlı adamı bozar bu yumuşama. Kuvvetler ayrılığına saygılı olacağını vurgulayan, herkesi kucaklayan üslup yeter. Kuzu postuna bürünmenin alemi yok…Yemezler…


Nisan 1 şakasına dönmemek için yeni seçilecek başkanlara derim ki..
EZBERİNİ BOZ…O güne kadar bildiklerinin hepsini unut, rol modellerinin hepsinin üzerini çiz. Hatta başka dilde düşünmeye çalış ki tüm algıların alt üst olsun. Sıfır tolerans ve eksi hafızayla koyul yeni işine. Par prensip bundan kelli, kanaat önderlerinin, parti liderlerinin seçim meydanlarında topluma söylediklerini harfiyen yap, yapageldiklerini katiyen yapma.

PARTİ OUT BAŞKAN İN….Ülke Başkanlık sistemiyle tek adam tarafından yönetildiği için bu sefer ki metropol yönetim başkanlığı da farklı, başkanı da çok fazla yetkili olacak. Giderek Newyork, Vali Belediye Başkanı karışımı “governer”ı gibi yetkilerle donanacaksınız. Beyaz ve tertemiz yeni sayfa açmak için yapacağınız “İlk ve vazgeçilmez iş” mazbata alındığı anda Parti baskısından sıyrılmak olmalı. Hem de Cumhurbaşkanı gibi “partiler üstüyüm..” filan hamaseti yapmadan direk partili telefonlarına çıkmadan, ziyaretleri kabul etmeden. Onların göndereceği listelere itibar etmeden kendi yakın çalışma çekirdek kadrosunu hemen kilit noktalara atamalısınız. Aklın yolu birdir…Bu sistemde parti pabucu damdadır.AKP’den geldiysen patronun Tayyip beyin lafına kulak asacak, değilsen nasıl kulak asmayacaksın onun yollarını bulacaksın. Baskın basanındır…Sakalı kesinlikle partili encümen üyelerine kaptırmadan mevcut çalışanların liyakatını çekirdek yeni ekibine ayıklatarak yola koyulmalısın. Çevre ve Şehircilik Bakanlığına devir edilerek partili rantiyelerin iştahına sunulmuş İmar yetkilerini geri alarak kentlere özel planlı dönemler başlatmalısınız. Yalnız Kadir Topbaş misali had ve kapasite sınırlarını aşmadan, Metropoliten Planlama Büroları kurarak kentin baş mimarlığına soyunmadan, plan ve proje çalışmalarını erbabı meslek odalarının katılımı ve uluslararası yarışmalarla gerçekleştirecek yeni başkanları “tarih yazma” fırsatları bekliyor.Kolay gelsin…

Herkes biliyor…

Farklı bir şey yapacağım bugün. Penelope Cruzve Javier Badem’in birlikte oynadıkları “Herkes biliyor” filmi 
hakkında önce, eleştirilerine ve sinopsis’ine dahi bakmadan, seyrederken hissettiklerimi yazacağım. Daha sonra sözünü saydığım eleştirmenler film hakkında ne demişler, hangi kategorilere ayırmışlar ve yönetmenin dahi bilmediği(!), ama eleştirmenlerin sınıflandırdığı özelliklerini, aktaracağım filmin. Öncelikle şunu söyleyeyim, adından da anlaşılacağı gibi “Herkes biliyor”da İranlı yönetmen Asghar Farhadi, herkesin bildiğini kuldan/izleyenden  kesinlikle saklamıyor. Öyle kafa sesi veya naratör yok filmde. Hikaye anlatılmıyor, yaşanıyor. Film cart diye başlayıp akarken, ağzına baktığınız yıldızlar, kafanızdan geçen soruları anında yanıtlıyorlar ve sizi filmin akışından kopartmadan olayın içine çekiyorlar.  Adeta interaktif seyrediyor, sıradan İspanyol kasabasının sıradan insanlarının zaman içinde tortulanmış travmalarının güncellenerek insansal zaaflarla entrikaya dönüşmesini yaşıyorsunuz. Pedro Almodovar’ın sinemaya kazandırdığı, “Annem hakkında her şey” filmin de kısacık rolde devleşen Penelope Cruzbu filmin de hakkını veriyor. Javier Bademise  sanki bugün o bağa gitseniz orada çalışırken göreceksiniz gibi oralı ve rahat. 

Eleştirmenler pek sevmemiş…
Film içinUğur Vardan; “Kız kardeşinin düğünü vesilesiyle yaşadığı Arjantin’den, yıllar önce terk ettiği aile yuvası İspanya’ya gelen ve burada eski defterleri açmak durumunda kalan bir kadın... üstelik tam da kutlamaların olduğu anda ortaya polisiye bir vaka çıkar; kızı kaçırılır ve 300 bin Euro fidye istenir...”şeklinde özetledikten sonra “İran sinemasının şu aralara uluslararası sistemdeki en üretken ve bilinen ismi Asghar Farhadi, son filmi ‘Herkes Biliyor(‘Todos lo saben)’de, klasik temalarını bu kez İspanyol coğrafyasında inşa ediyor. Ana karakter Laura, eski sevgilisi Paco, Paco’nun öğretmen karısı Bea, Laura’nın Arjantinli kocası Alejandro, kaçırılan kız Irene, geçmişten kalma kimi arazi meseleleri, sınıfsal dertler, üzeri örtülmüş acılar derken ‘Herkes Biliyor’, bir yandan da sırtını dayadığı polisiye entrikayla etkileyici bir atmosfer sunuyor..” diyor ve “Filmin sinematografik şahikası ise ‘The Guardian’ gazetesi eleştirmeni Peter Bradshaw’ın da vurguladığı gibi Michael Cimino ve Francis F. Coppola tatları sunan düğün sahneleri (fırtına ve elektrik kesintisi bölümleri de dahil olmak üzere). İlk kez yolları 1992 yapımı ‘Jambon Jambon’da kesişen ve sonraki yıllarda defalarca birlikte çalışan çift Penelope Cruz ve Javier Bardem’in eski sevgilileri, Ricardo Darin’in de Arjantinli eski alkolik kocayı canlandırdığı filmin en kırılgan yanı polisiye vakanın adresindeki kişiler. Senaryo entrikanın bütün yükünü taşıyan bu kanatta yeterince sağlam durmuyor.” tamlamasıyla bitiriyor eleştirisini.
Herkes biliyor ama kimse çözemiyor” ironisiyle Banu Özdemir; Film her Farhadi filminde olduğu gibi gizemli ve basit diyebileceğimiz bir tarzda başlıyor ve olaylar katmanlı bir şekilde sonuca ulaşıyor. Yine karakterlerin geçmişlerinden taşıp gelen arzular, şu anki hayatlarında olan kopukluklar ve kalabalık bir grubun karmaşası var. Filmi ilgiyle izliyorsunuz ama Farhadi’nin diğer filmlerindeki tadı bulmak neredeyse imkansız. İzlerken bir yandan da bunu düşündüm, niye diye… Sanırım fazla boğmuş bu sefer, elinizi attığınız her olayın ardından bir sorun çıkıyor zira ve bu da hikayeyi açımlamak yerine biraz sıkıcı bir hale getiriyor.” diye bağlıyor lafını.
Atilla Dorsay; İranlı ustadan Latin kültüründe el atış. Elbette çok düzeyli, ama o yerel zirveleri biraz aratmıyor değil.. 
Şenay Aydemir; Farhadi’den beklenmeyecek kadar senaryo sıkıntılarına rağmen i̇yi bir aile draması. 
Murat Erşahin; Herkesin bildiğini Farhadi herhalde bilmiyor gibi! Kendi kültürü ve dilinden uzakta yetersiz kalmış.
Ben doğrusunu yapmışım. Eğer eleştirilere göz gezdirerek gitsem film aşkı ölecek sonraki değerlendirmelerde olumsuz etki altında kalacaktım.Siz siz olun… Eleştirmenlere kulak asmadan benim gibi yapın ve sinemanın önemli ikilisinin son filmini kaçırmadan seyredin…




Mimar mimardır…
Başlığa “yapma ya” dediğinizi duyar gibiyim ama demeyin anlatacağım…Aklınıza gelen her türlü şeyi, olayı, projeyi vb. gerçekleştiren kişi veya kişilere… “mimarı falancadır” demez misiniz? O zaman neden yadırgadınız mimarın mimar olmasını. Mesela Atatürk nedir? Türkiye Cumhuriyetinin mimarıdır. Çok maksatlı sözcük cümle içinde kullanımında yerine göre sıfat olur tarif eder, fiil olur çekilir, zamir olur varlıkları ifade eder, tümleç olarak yüklemi tamamlar, başlı başına özne ve yüklemdir zaten.Malum Dünyanın en eski mesleğinin argoda ki tanımı fahişeliktir ama inanın insan oğlunun güvenli barınmasını sağlamaktan yola çıkarak meslek haline gelen ilk uğraş mimarlıktır. Yıllar önce yine burada “her fani biraz mimardır” demiştim. Kişi önce korunmak ve barınmak gerekçesiyle yaşadığı mekanı örtüye sarmalamak ister. Anadolu’da ilk bilinen barınak, megaron denilen tek dar kapıdan girilen dikdörtgen yapıdır(ki sonradan mimarlığın sembolü olacaktır). Temel ihtiyaç karşılandıkça estetik kaygısı başlar ve “sürdürülebilir konfor arayışı” devreye, bu işi meslek olarak yapan profesyonelleri, mimarları sokar. Mimarlık zanaat olarak başlamış sanata evrilmiştir. Mesleğinin öncülleri duvar ustaları/masonlardır. Kilise, kathedral, şapel gibi dini yapıların tasarım ve inşasında kullanılır meslek erbabı zanaatkarlar  a dan z’ye yapıyı tasarlar ve inşaa ederlerdi. Ancak bu köleler şehirler arası serbest dolaşamazlar, kiliseler arası iş alamazlardı. Erbab duvar ustaları mimarlar teknik meslek sırlarıyla pasaport sağladılar imtiyazı ve kendilerine “HÜR” denmişti. Gel zaman git zaman 1700’ler sonlarında loncalara diğer meslek gruplarından kişiler operatif duvar ustaları yanı sıra felsefi çalışmalar yapmak üzere “KABULEDİLDİLER”. Her meslek erbabı da böylece biraz mimar olduBugünezoterik çalışmalar yapan sevgi mabedi mimarları Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar” adlarını böyle aldılar. 
Savımı destekleyecek biçimde bu sayfalarda anlattıklarımı bir kez daha anımsayalım… “Masonlar/mimarlar …Büyük üstadlarının, Amerikan tarihini 17.ci asır İngiltere’sinden taşıdıkları ritüellere uygun şekilde yazmış/inşaa etmiş olmalarından gurur duyuyorlar. Başta Amerikanın babası denilen George Washington olmak üzere Bağımsızlık Bildirgesini imzalayan Ülke kurucularının hemen tamamı ve bu güne kadar ki başkanların onbeşi mason. Baba ilk planlamayı kendisi de mason olan şehrin mimarı Pierre Charles L’Enfant’a vermiş  ve yerleşim planı mason mabedinin planına göre uyarlanmış.Yıllar içinde yapılan binalar bu şemaya göre konuşlandırılmış ve her bina masonik motiflerle şekillenmiş. Masonluğun en büyük derecesi olan 33 Ulusal Katedral/Washington National Katedral’in üstünde yükseldiği kolonların sayısı ve 33 kata eşdeğer yüksekliğinde gözüküyor. İskoç rithinin mabedi House of Temple ve içerisinde Masonluğun ABD tarihinde ki yerinin sergilendiği George Washington Masonic Monument kentin yüzük taşları. United States Capitol binasının tüm toplantı odaları başlı başına mason mabedi olarak tasarlanmış.” Yine burada “Mimar çok şeydir” dediğimi de hatırlarsınız.. Aslında bana kalsa “Mimar her şeydir” ama tevazuyu elden bırakmayalım. AB’nin kabul ettiği üç asal meslek doktorluk, avukatlık içinde mimarlık adı üstünde tek yapıcı, yaratıcı olanıdır. Mimar çok boyutlu kavrar dünyayı. Bana bunları yazdıran; dünyayı handbook/el kitabı kıvamında anlatan kitabımıza gelince;

Jan Gympel’in “Antik Çağlardan Günümüze MİMARLIĞIN ÖYKÜSÜ”; Rahat okunur, aspirin bilgiler aktaran “başucu başvuru kitabı” mimarlık üzerine aktarmak istediklerime fırsat sağladı. Kitabın arka notunda, “Eski Yunan’da mimar “usta yapıcı” diye anılırdı. Resim ve heykel, mesela duvar resimleri ya da frizler çoğu kez bir yapı projesi bağlamında biçimlendirildiğinden mimarlık görsel sanatların “ana”sı kabul edilirdi.” Dedikten sonra okuyucuyu “İnsanlığa hem korunma hem de görsel bir ziyafet yaşatan bu sanatın tarihöncesinden 21.yüzyılın başına kadar tüm aşamalarının, önemli mimarlarının, akımlarının yer aldığı bir zaman yolculuğuna çıkartıyor. Kitap akademisyenlerin kendi araların da ki entelsidik değil, tamamen sade okura mimarlık hakkında çekirdek bilgi verecek nitelikte. Önemli yaklaşımlar, Brok, Rokoko, Grotesk vb.dönemsel üsluplar ve onları yaratanlar hakkında anahtar bilgilere sahip oluyor, mimari terimleri resimli örnekleriyle öğreniyor ve/veya gerektiğinde ulaşıyorsunuz. SONSÖZ’ün şöyle bağlıyalım;
Yaşamınızın mimarısınız sağlıcakla kalın…