20 Ağustos 2024 Salı

 BEN SİZE FAZLAYIM

Hislerime tercüman olacak, benimmiş gibi imzalayıp, beni anlamakta zorlandığını hissettiklerime armağan edeceğim kitabı buldum sonunda: BEN SİZE FAZLAYIM.   Ahmet Haşim "Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz."(Melâl; hüzün, keder, yorgunluk.) derken ‘Lale Devri Çocukları’ yaşam veteranlarına tercüman olmuş zamanında. Yakınmam şudur ki ‘Z’,‘Y’ ve hatta bizim kuşak babby boom'cularla karşılıklı birbirimizi anlamakta zorluk çekiyoruz. Çünkü kapak lafın dediği gibi 'ben onlara fazlayım.! Dangalaklık ve bilgeliğe saygısızlığa umarsız kalamadığından, 'Boşluk'larını langadanak yüzlerine vuruyorum geriyorum onları. 

https://ozuakyazilari.blogspot.comu tıklayarak tamamı arasından görebileceğiniz 'Hep ipini koparan boğanın yanında oldum' kişisel yakarış yazımda anlattığım gibi ... Bakın ben bu noktaya nasıl geldim: “Federico Fellini "Pisi balığı filetosu hakkında film yapsam, konusu yine kendim olurdum" der. Onun kadar narsist, ben merkezci kabul etmeyin ama 68 kuşağı olarak varoluşçuluk akımının içine doğduğum için, üzerine konuşmak, ne getirdi ne götürdü değerlendirmek bana düşer. Jean Paul Sartre 1938’de “Bulantı”sını yazarken ben henüz ana rahmine düşmemiştim. Kadıköy Maarif Koleji’nde varlığımın ayırdına vardığım, başkaldırının günlüğünü tutmaya başladığım zaman kendimi egzistansiyalizm akımının ortasında buldum. Arı Türkçe kullanma gayreti içinde olarak hemen akıma “varoluşçuluk” sanını yakıştırdım. Varoluşculuk gelenekçi felsefeye başkaldırının, karşı koymanın öyküsüdür. Koyu bireyciliği hayatın merkezine yerleştirir. Herhangi bir düşünce okulundan olmamak, herhangi bir inançlar kümesini, özellikle sistemleri yetersiz görmek, sığlığını, bilgiçliğini, yaşamdan ileri sürerek geleneksel felsefeyi açıkça küçümsemek varoluşçuluğun çıkış noktasıdır. Zamanının ruhuna aykırı olarak bu gergin karşı durma, kişinin kendi kendiyle uğraşmaya odaklanması yepyeni bir şeydi. Taşçı kalemiyle kendi kendini yontar varoluşçu birey. EGZİSTANSİALİZM format attırdı bana anlayacağınız. Maarif’in marşında. ‘Senden aldığım nurla yolumu bulacağım’ der. Tam karakter oluşumu evresinde bulaştım, tanıştım, yaşayarak öğrendim varoluşun sırlarını. Şansıma Vietnam Savaşı’na gitmeyi reddetmiş Amerikan entelektüelleri askerlik görevini Barış gönüllüsü/Amerikan Kültür misyoneri olarak yapmak üzere dünyanın dört bir tarafına dağılmışlardı. Pek çoğu Kadıköy Maarif Kolejinde bizim kısmetimize düştü. İngiliz edebiyatı dersinde 20. yüzyılın önde gelen aydınlarından Jean Paul Sartre’ın “Bulantı”sını, Albert Camus'un “Yabancı”sını okuduk. Üzerlerine münakaşalar yaptık. Günlük biçiminde yazdığı ilk romanı Bulantı’da romanın kahramanı Roquentin'in dünya karşısında duyduğu tiksintiyi anlatıyordu. Bulantı, yansıttığı güçlü bireyci ve toplum karşıtı düşüncelerle, sonradan Sartre'ın felsefesinin temellerini oluşturacak birçok konuya yer veren özgün bir yapıttı. "Varoluş"la yüz yüze gelen Roquentin'in geçirdiği değişimi anlatan Bulantı, varoluşçuluğun kült kitaplarından biri oldu. Düşünsenize delikanlılığa adım attığınız günlerde size bugüne kadar öğretilen tüm kalıpları, dünya görüşlerini, geleneksel ahlak kurallarını. kısaca basmakalıp, kafanıza kakılan, sorgusuz sualsiz uymanız için dayatılan kurallar dizinlerini bir kenara iterek “varoluş özden önce gelir/existence comes before essence” mottosuyla ete kemiğe bürünen ‘Kendini Kendin Kurgula (KKK)’ seçeneği sunuldu bana. Varoluşçu olmazsın da ne yaparsın birader… Ortak özellikleri koyu bireycilik olan akımın babaları; Jaspers, Heidegger, Pascal, Kierkegard, Sartre …azılı Hiristiyanlık düşmanı Nietzche..Bağnaz Grek Ortodoksu Dostoyevski..Rilke, Kafka ve Camus kapsamlı bir kültürel yükleme yaptılar. Yapıtlarında bu yönde mesajlar verdiler. Malum Rus romanı 1000 sayfa okunduktan sonra anlaşılmaya başlanır. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını anlayacağım diye imanım gevredi. Neyse ki ‘Yeraltı Adamı’nda açıkça “İnsanlar her şeyden çok özgürlüklerine değer verirler” ve “Hiç bir şey, mantıklı düşünme yeteneğimiz bile, bize özgürlüğümüzden daha gerekli değildir” dedi de maksadını anladım ustanın. Delikanlılığım süresince ve daima “Değerlerin hiç de insan gerçekliğinden bağımsız mutlak bir yanı yoktur, çünkü bu değerleri yaratan insanın ta kendisidir.” diyen mükemmel varoluşçu Sartre’la haşır neşir olarak aydınlanmanın doruğuna ulaştım. Duvarcı kalemiyle bildiğim gibi yonttum kendimi. Temel felsefemin pratik hayata yansımasını o gün bu gündür varoluşçu olarak yaşıyorum. Yani “I did it my way”!”. Yazının esini kitaba gelince, melankolisi şaşırtıcı bir şamata ile mayalanmış… Mutlaka okumalısınız.

 

Joey Comeau TEFRİKA YAYINLARI

SBN:

9786058397941

 

 

 Şeytan aldı götürdü satamadan getirdi

Kült şiirinde 'Neler yapmadık şu vatan için! Kimimiz öldük; Kimimiz nutuk söyledik' der ORHAN VELİ KANIK... En büyük kültürel dolumumu yaptığım, yatılı Mektebim, Kadıköy Maarif Koleji'nde 'Öz Türkçe akımının' önde gelen temsilcilerindendim. 'Aklıma geleni' değil 'usuma vuranı' söylemeyi ' tercih etmek' yerine 'yeğlerdim'... O günlerde ‘Egzistansiyalizm’ demek daha havalıydı ama Öz Türkçeci de olduğumuz için ‘Varoluşçuluk’ diye tanımladık. Bu bağlamda her daim ‘ilham almış olduğum’ pardon ‘esinlendiğim’ Yüce Atatürk de zamanın ruhuna uygun olarak ‘Güneş Dil Teorisi’ kapsamında Öz Türkçeye çok merak sarmıştı. Ama toplumun geniş kitlesi projeyi satın almayınca 'anlaşılmazlığa düşmemek için' vazgeçti. Augustinus ‘Üç zaman vardır; geçmiş şeylerin şimdiki zamanı, mevcut şeylerin şimdiki zamanı ve müstakbel şeylerin şimdiki zamanı’… Hani ‘İyi şeyler inandığında, daha iyi şeyler sabrettiğinde ve en iyi şeyler hiç vazgeçmediği de gelir’ derler ya .. Acaba Atamız vaz geçmese ya da biz ondan aldığımız bayrağı taşımakta ısrar etsek bugünkü cehalet çukuruna düşmekten kurtulur muyduk? 

Atatürk’ün hemen hemen her Türk vatandaşının ezbere bildiği bir sözü vardır. Okulların Atatürk büstlerinde, kitaplarda ve duvarlarda asılı olan “Türk; öğün, çalış, güven” sözü, içindeki “öğün” kelimesinin hatalı telaffuzundan dolayı sıkça yanlış anlaşılır. Atatürk, sözünün başındaki “Türk” kelimesiyle, Türkiye Cumhuriyeti halkına seslenmiş. Her vatandaşa bir bir ne yapması gerektiğini hatırlatan o kelimeleri sıralamıştı. En çok yanılgının yaşandığı söylem ise “öğün” kelimesi. Zira akıllarda sürekli “övün” olarak canlanması, ancak yazılı çoğu yerde "öğün" ifadesinin geçmesi karmaşaya neden olmuş. “Türk; öğün, çalış, güven” sözü doğru, çünkü "öğün" o yıllarda bugünkü "övün" anlamındaydı. Yanılgılara konu edilen ve öz Türkçe bir kelime olan “öğün” aslında “öğ” kelimesinden türetiliyor. Bu kelime ise “akıl - us”  anlamına geliyor. Kelimelere o dönemlerdeki kullanımıyla getirilen “-ün” eki ise “akıllan, aklını kullan” anlamı kazandırıyor. Aslında "öğün" kelimesi için bu doğru olsa da Atatürk'ün sözünde geçen "öğün" kelimesi "övünmek" anlamında kullanılmıştır. Yani “Türk; öğün, çalış, güven” sözündeki “öğün” kelimesinin anlamı, “övün” kelimesiyle aynıdır.

Öz Türkçe akımının yaygınlaşmamasının nedenleri için Yapay Zeka’da benzeri açıklamaları yaptı: 1. Dil Zenginliğinin Azalması: Öz Türkçe akımı, dildeki yabancı kökenli kelimeleri çıkarmayı ve yerlerine saf Türkçe kelimeler koymayı amaçlıyordu. Bu, dilin zenginliğini ve ifade gücünü azaltabilir, çünkü bazı yabancı kelimeler Türkçede çok yerleşmiş ve anlam açısından derinleşmişti. 2. Alışkanlıklar ve Kültürel Bağlantılar: İnsanlar, alıştıkları kelimeleri ve deyimleri kullanmaya devam ettiler. Yabancı kökenli kelimeler, özellikle eğitim, bilim ve teknoloji alanlarında, çok yerleşik hale gelmişti. 3. Edebiyat ve Medya: Edebiyat ve medya dünyasında, yazarlar ve gazeteciler, okuyucuların daha aşina olduğu ve daha geniş bir kitleye hitap edebilecekleri kelimeleri kullanmayı tercih ettiler. Bu, Öz Türkçe kelimelerin yayılmasını zorlaştırdı. 4. Dilin Evrenselliği: Diller, kültürel etkileşimlerin ve küreselleşmenin bir sonucu olarak sürekli değişir ve gelişir. Farklı dillerden alınan kelimeler, dilin evrenselliğini ve etkileşimini artırır. Öz Türkçe akımı, bu doğal evrime karşı bir duruş sergilediği için yaygın kabul görmedi.5. Eğitim ve Uygulama Zorlukları: Eğitim sisteminde ve günlük hayatta Öz Türkçe kelimelerin öğretilmesi ve benimsenmesi zaman aldı ve bu süreç oldukça zorlayıcı oldu. İnsanlar, alıştıkları dil yapılarını değiştirmekte zorlandılar. Bu nedenler, Öz Türkçe akımının yaygınlaşmamasında etkili olmuştur. Velhasıl SATAMADIK ÖZ TÜRKÇEMİZİ

19 Ağustos 2024 Pazartesi

 BAŞLATMA YAŞLANMANA! YAŞAMANA BAK!

Ünal Özüak

Kadıköy Maarif Kolejinin 66-67-68 yılları mensuplarından bir avuç delikanlı her Perşembe, İstanbul’da bir yerde öğlen yemeğinde buluşup #throwbackthursday yapıyorlar. Onlardan biri ne yapıyorlar anlatıyor…

 


Yaşlanmak değil yaş almakmış hadi oradan sen gel bir de bana sor. Sorulmadan anlatmakta üstüme yoktur. Bunu en güzel Celal Sunay Cemile'nin elleri şiirinde 'Bana ne mi dedin... Nasıl sana ne? Sana ne mi dedin?.. Nasıl bana ne?'’ şeklinde nakaratlamıştır...... Ondan aldığım feyzle üzerime vazife edindim anlatıyorum çünkü içinde yaşamaktayım. Kimin tarafından olduğu beni fazla ilgilendirmiyor ama tanınan zamanı olumlu değerlendirmek yaşlılığın sürdürülebilir olmasını sağlar. Sosyal medyada paylaşılan sahipsiz iletilerden bir tanesinde kimi yaşayarak öğrenmiş (experto credito) ünlüler ve atasözleri şöyle kategorize etmişler yaşlılığın faziletlerini; İyi olan beş eski şey vardı. 1.Bilge ve yaşlı insanlar. 2.Görüşmek için eski arkadaşlar. 3.Isınmak için eski yakacak odun.4.İçilecek eski şaraplar.5.Okunacak eski kitaplar." demişler...Peşinden özlü sözlerini sıralamışlar; Émile A. Faguet; Güzel bir yaşlılığın sırrı yalnızlıkla yapılan onurlu bir anlaşmadan başka bir şey değildir. Gabriel Garcia Marques; Yaşlanmak büyük bir dağa tırmanmak gibidir: Tırmandıkça gücünüz azalır ama bakışlarınız daha özgür, vizyonunuz daha geniş ve dingin olur. İngmar Bergman; Yaşamın ilk kırk yılı bize metni verir; sonraki otuz, yorum. Arthur Schopenhauer; Yaşlılar gençlere güvenmiyor çünkü onlar bir zamanlar gençti. William Shakespeare; Gençler kuralları biliyor ama yaşlılar istisnaları biliyor. Oliver Wendell Holmes; Gençlikte öğreniriz, yaşlılıkta anlarız. Marie von Ebner Eschenbach; İnsanın olgunluğu, çocukluğunda oynadığımız dinginliğe kavuşmasıdır. Frederich Nietzsche; Yaşlı bir adam genç bir adamın yaptığını yapamaz; ama daha iyisini yapar. Çiçero; Konuşmayı öğrenmek iki yıl, susmayı öğrenmek ise altmış yıl alır. Ernest Hemingway; En yaşlı ağaçlar en tatlı meyveyi verir. Alman atasözü; Ailenizde yaşlı bir adam yoksa bir tane edinin. Çin Milenyum Atasözü; Yaşlılık, miras aldıklarımızı alır ve bize hak ettiğimizi verir... Peki ben ve benim arkadaşlarım yaşlanmanın gazına almak için ne yapıyoruz: Daha önce de burada yazdığım gibi yetmişlik yaşam veteranları haftada bir buluşuyoruz…

Tamam da ne yapıyorsunuz diye soracak olursanız? Hiç gökyüzünü boyuyoruz! İçlerinden biri olmaktan iftihar ettiğim, büyük keyif aldığım, Kadıköy Maarif Kolejinin 66-67-68 yılları mensuplarından bir avuç delikanlı her Perşembe, İstanbul’da bir yerde öğlen yemeğinde buluşup #throwbackthursday yapıyoruz. Perşembe anılar canlandırması da diyebilirsiniz buna. Yılda bir yapılan mezuniyet günlerinin haftada bire taşınması gibi sanki. Kendilerine “Perşembe Canavarları” diyen bu oluşumun en büyük özelliği her şeyin kendiliğinden olagelmesi. Gündemi, ajandası, ritüeli, güncel yaşama dair beklentisi olmayan bu toplantıya orda olmaktan zevk alan gönüllüler koşa koşa geliyor, dört beş saati bulan birliktelik yaşıyorlar. Sohbetin şunlar bunlar konuşulmaz, şunlar bunlar konuşulur gibisinden yasakları kuralları da yok. Yıllar yoramamış onları hala yatılı mektep günlerinde ki fresh zekâ ve hazır cevap esprilerini koruyorlar. "Lale Devri Çocuklarıyız Biz... " demeden o kadar günün içindedirler ki yegâne endişeleri toplantı günü 13 sayısını aşıp aşmadıklarıdır mesela. Bugün fena halde umurlarındadır. KMK dan aldıkları feyz ile yollarını bulmuşlardan bahsediyorum. Şaka etmiyorum, sadece bizimki değil tüm liseler o zaman üniversite gibiydiler. Hayata dair tüm iç donanımını lisede tamamlardı insan. Felsefe fenerlerimiz Jean Paul Sartre, Camus idiler. Her hafta toplanmaktan ne anlıyorsunuz? Keyfi nedir bunun? derseniz...Kadıköy Maarif Koleji'nde okuduğumuz yıllarda şu anda içinde bulunduğumuz yaşlar için 'iş bitmiş yaşlar' denilirdi. Son çeyreğinde olduğumuz yaşamımızda 'soluk alınan her günün değerini bilmek adına her Perşembe günü Canavarlar buluşması ötesinde, hala kalkıp gelip bir arada toplanabiliyoruz diye lise sırası sohbet ve muhabbetlerine eşdeğer, güncel gamdan kasavetten uzak, zamanı geri sarıp çocuklaşarak 'bize özgü yerli ve milli! Thanks Giving' 'Şükran Günü' olarak kutluyor/yaşıyoruz. Moral şarj edip yola devam ediyoruz... Herkese hararetle tavsiye ederim…