27 Ağustos 2019 Salı

İlginizi çekmeyebilir ‘özyazım’dır!

Benim gibi altmışlı yıllarda, Ali Püsküllüoğlu’nun “Öz Türkçe Sözlüğü”yle laf yarıştırmış, biri için “Selfie” özçekim ise “kendine yazım”da “özyazım” dır. Bugün biraz Mimarlık ve onun yaşam felsefeleri ve diğer disiplinlere olan etkisi üzerine kendimce biraz dağıtacağım,artık siz toparlarsınız. Epeydir uygulamadan çekildiğim için olsa gerek, artık yapamayan anlatırmış misali, mimarlık üzerine yazmaya verdim kendimi. Her zaman derim mimar mimardır. Pratikte tasarlayamıyor, çizemiyor, uygulayamıyor ise düşünsel platformda değerlendirmeler pekala yapılabilir. Gökyüzünü maviye boyama benzemez bu iş, ciddi uğraş gerektirir. Mimarlık daima uygarlığın giysisi konumundadır. Felsefe eski Yunanca “Philosophus” Bilgelik Aşığı” anlamına gelir. Montaigne ise “Felsefe yapmak, ölmeyi bilmektir” der. Mimar Louis Kahn  ise “mimarlık doğanın yapamadığını yapmaktır” der. Nasıl ki mimar her çizdiğinin, inşaa ettiğinin sorumluluğunu taşımalıysa, yaşama dair felsefe yaparken, düşünce belirlerken de lafının nereye gittiğini bilmesi gerekir. Hataları günün sonunda toprak altında kalan doktorlardan daha fazla zorlanır mimarlar. Zira onların olası hataları yeryüzünde kalır ve ömür boyu silinmez. Mühendisler “bana ne mimar böyle çizmiş” diyerek sıyırabilir ancak atlet komple proje sorumlusu  mimarın kaçarı yoktur. Ayrıca mimarın projesini yaratmaktaki başarısı, kültürü  iyi özümsemesine, çevreyi iyi algılamasına ve toplumun  sosyal yapısını iyi analiz etmesine bağlıdır. Aslında kültür bir anlamda da uygarlığın akan bir ırmağı, mimari de adeta onun parıldayan bir aynısı olmuştur. 
Zor meslektir mimarlık…
Dolaşalım biraz düşün dünyasında. Malum; konuyu bağlamayı beceremezsen içeriğe mahkum kalırsın. Ben anlatayım de siz bunun mimarlıkla bağlantısını kurun. İpucunu şöyle vereyim. Mimara ilk öğretilen tanrının detaylarda gizli olduğudur. Satır aralarını okuyarak vurgulamak istediğim, inşa etmeye çalıştım gerçekleri bulacaksınız. Varoluşçu edebiyatın “futbolcusu”, saçmanın babası, düşüncesi kanayan yazar olarak tanımlanan Albert Camus, politik söylemlerle sesini yükseltmedi ama fısıldayarak depremler yarattı.  1938’de tamamladığı ancak 1960’da araba kazasında ölümünden sonra 1970’de basılan ilk kitabı “Mutlu Ölüm” de gelecek yıllarda ki yazıları için birtakım notlar tutmuş, kendi yazgısına egemen olan özgürlüğünü savunmuştu. Yapıttan  daha çok  ilerde ki yazıları için belgeler derlemişti. Daha sonra yazdığı ünlü “Yabancı” kitabının kahramanı Mersault kendisine “mutlu musun” diye soran sevgilisi Catherine’i şöyle yanıtlar; “Seçmek ve istediğini serbestçe yapmak zorunda olduğunu, mutluluk için bir takım şartların  gerektiğini düşünmekle  yanılıyorsun. Önemli olan mutluluğu istemektir. Bu çok büyük ve her an var olan bir bilinçtir. Gerisi, sanat, başarı, hepsi bahane. Üzerine nakış işlenecek bir kanaviçe.” der ve başka bir yerde cahil cesaretini tavsiye ederek şöyle ekler; “… mutlu yaşantıyı kusursuz hale getirmek için minimum bilgisizlik gereklidir. Buna sahip olmayanlar, onu arayıp bulmalıdırlar, bilgisizliğin kazanılması şarttır.”.
Kazanılmış cehaletle kitleler mesut mutlu yaşarken, rahatsız mimarlar Camus’nun “Sissofes Efsanesi”nde anlattığı gibi; düşeceğini bile bile koca kayayı yokuş yukarı itip dururlar… 

15 Ağustos 2019 Perşembe

Bugünkü SONSÖZ YAZIM Hep ipini koparan boğanın yanında oldum… Federico Fellini "Pisi balığı filetosu hakkında film yapsam, konusu yine kendim olurdum" der . Onun kadar narsist, ben merkezci kabul etmeyin ama 68 kuşağı olarak varoluşçuluk akımının içine doğduğum için, üzerine konuşmak, ne getirdi ne götürdü değerlendirmek bana düşer. Jean Paul Sartre 1938’de “Bulantı”sını yazarken ben henüz ana rahmine düşmemiştim.Kadıköy Maarif Koleji’nde varlığımın ayırdına vardığım, başkaldırının günlüğünü tutmaya başladığım zaman kendimi egzistansiyalizm akımının ortasında buldum. Arı Türkçe kullanma gayreti içinde olarak hemen akıma “varoluşçuluk” sanı/ismini verdim. Varoluşculuk gelenekçi felsefeye başkaldırının, karşı koymanın öyküsüdür. Koyu bireyciliği hayatın merkezine yerleştirir. Herhangi bir düşünce okulundan olmamak, herhangi bir inançlar kümesini, özellikle sistemleri yetersiz görmek, sığlığını, bilgiçliğini, yaşamdan yoksulluğunu ileri sürerek geleneksel felsefeyi açıkça küçümsemek varoluşçuluğun çıkış noktasıdır. Zamanının ruhuna aykırı olarak bu gergin karşı durma, kişinin kendi kendiyle uğraşmaya odaklanması yepyeni bir şeydir. Taşçı kalemiyle kendi kendini yontar varoluşçu birey. EGZİSTANSİALİZM dediler format attırdılar… Maarifin marşında.. ”Senden aldığım nurla yolumu bulacağım” der. Tam karakter oluşumu evresinde bulaştım, tanıştım, yaşayarak öğrendim varoluşun sırlarını. Şansıma Vietnam Savaşı’na gitmeyi reddetmiş Amerikan entelektüelleri askerlik görevini Barış gönüllüsü/Amerikan Kültür misyoneri olarak yapmak üzere dünyanın dört bir tarafına dağılmışlardı. Pek çoğu Kadıköy Maarif Kolejinde bizim kısmetimize düştü. İngiliz edebiyatı dersinde 20. yüzyılın önde gelen aydınlarından Jean Paul Sartre’ın “Bulantı”sını, Albert Camus'un “Yabancı”sını okuduk. Üzerlerine münakaşalar yaptık. Günlük biçiminde yazdığı ilk romanı Bulantı’da romanın kahramanı Roquentin'in dünya karşısında duyduğu tiksintiyi anlatıyordu. Bulantı, yansıttığı güçlü bireyci ve toplum karşıtı düşüncelerle, sonradan Sartre'ın felsefesinin temellerini oluşturacak birçok konuya yer veren özgün bir yapıttı. "Varoluş"la yüz yüze gelen Roquentin'in geçirdiği değişimi anlatan Bulantı, varoluşçuluğun kült kitaplarından biri oldu. Düşünsenize delikanlılığa adım attığınız günlerde size bugüne kadar öğretilen tüm kalıpları, dünya görüşlerini, geleneksel ahlak kurallarını. kısaca basmakalıp, kafanıza kakılan, sorgusuz sualsiz uyumanız için dayatılan kurallar dizinlerini bir kenara iterek “varoluş özden önce gelir/existence comes before essence” mottosuyla ete kemiğe bürünen “Kendini kendin kurgula KKK” seçeneği sunuldu bana. Varoluşçu olmazsın da ne yaparsın birader Ortak özellikleri koyu bireycilik olan akımın babaları Jaspers, Heidegger, Pascal, Kierkegard, Sartre …azılı Hiristiyanlık düşmanı Nietzche..Bağnaz Grek Ortodoksu Dostoyevski..Rilke, Kafka ve Camus Varoluşculuğu kapsamlı bir kültürel uygulama olarak gördüler. Yapıtlarında bu yönde mesajlar verdiler. Rus romanı 1000 sayfa okunduktan sonra anlaşılmaya başlanır. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını anlayacağım diye imanım gevredi. Neyse ki “Yeraltı Adamı” nda açıkça “İnsanlar her şeyden çok özgürlüklerine değer verirler” ve “Hiç bir şey ,mantıklı düşünme yeteneğimiz bile, bize özgürlüğümüzden daha gerekli değildir” dedi de maksadını anladım ustanın. Delikanlılığım süresince ve daima “Değerlerin hiç de insan gerçekliğinden bağımsız mutlak bir yanı yoktur, çünkü bu değerleri yaratan insanın ta kendisidir.” diyen mükemmel varoluşçu Sartre’la haşır neşir olarak aydınlanmanın doruğuna ulaştım. Duvarcı kalemiyle bildiğim gibi yonttum kendimi. Temel felsefemin pratik hayata yansımasını o gün bu gündür varoluşçu olarak yaşıyorum. Yani “I did it my way”..