25 Kasım 2019 Pazartesi

yetmişlik yaşam veteranları haftada bir buluşuyorlar… 

Tamam da ne yapıyorlar peki? Hiç gökyüzünü boyuyorlar!!!.
İçlerinden biri olmaktan iftihar ettiğim, büyük keyif aldığım, Kadıköy Maarif Kolejinin 66-67-68 yılları mensuplarından bir avuç delikanlı her Perşembe, İstanbul’da bir yerde öğlen yemeğinde buluşup #throwbackthursday yapıyorlar. Perşembe anılar canlandırması da diyebilirsiniz buna. Yılda bir yapılan mezuniyet günlerinin haftada bire taşınması gibi sanki. Kendilerine “Perşembe Canavarları” diyen bu oluşumun en büyük özelliği her şeyin kendiliğinden oluşması. Gündemi, ajandası, ritüeli, güncel yaşama dair beklentisi olmayan bu toplantıya orda olmaktan zevk alan gönüllüler koşa koşa geliyor, dört beş saati bulan birliktelik yaşıyorlar. Sohbetin şunlar bunlar konuşulmaz, şunlar bunlar konuşulur gibisinden yasakları kuralları da yok. Yıllar yoramamış onları hala yatılı mektep günlerinde ki fresh zekâ ve hazır cevap esprilerini koruyorlar. "Lale Devri Çocuklarıyız Biz... " demeden o kadar günün içinde dirlerki yegâne endişeleri toplantı günü 13 sayısını aşıp aşmadıklarıdır mesela. Bugün fena halde umurlarındadır. KMK dan aldıkları feyz ile yollarını bulmuşlardan bahsediyorum. Şaka etmiyorum, sadece bizimki değil tüm liseler o zaman üniversite gibiydiler. Hayata dair tüm iç donanımını lisede tamamlardı insan. Felsefe fenerlerimiz Jean Paul Sartre, Camus vb. lerdi..
Experto credito/yaşayarak öğrenmişe inanın! Baby Boomers dediğimiz 1946_1964 arası doğanlardan Dünya nufusunun %15’ini oluşturan 1.1 milyarlık insanların İstanbul da ki son Mohikanlarına neden “yaşam veteranları” dediğimi açmadan, yaşları 50 – 70 aralığında olan “Baby Boomer” kuşağı mensuplarının en karakteristik özelliklerine girmeden kimler bunlar ona bakalım; ‘Baby boom’(çocuk patlaması) bir Kuzey Amerikan-İngiliz terimi. Özellikle Amerika’da 2. Dünya savaşının bitiminde başlayıp 1960 yılı başlarına kadar süren, yıllık doğum hızında büyük artış anlamına geliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan nüfusunun düşme eğilimi göstermesi sebebiyle Amerikan halkı bin bir yoldan desteklemelerle çocuk yapmaya yönlendirildi. Bunun sonucu olarak da baby boomers ortaya çıktı. Reklamlarla desteklenen ilk nüfus hareketidir. Birçok istatistikçi içinse çok önemli bir olaydır bu çünkü yöneticiler insan nüfusunu kontrol etmeyi basarmışlardır. Yazar ve girişimci Bruce Gibney, “Sosyopatlar Kuşağı” adlı kitabında, özellikle orta sınıf Baby Boomerların hem bireysel hem de toplumsal olarak sosyopatik olduğuna ilişin bir sav ileri sürüyor. Bu kuşak sırf kalabalık oluşuyla  yetmişlerin başlarında ABD’de bütün işleri doldurmuş ve  birçok yaşam tarzı eğilimini dikte ettirmiş. Bu kuşağın anti-otoriter ve kural tanımayan davranışları bu ülkenin kültürünü, toplumunu ve yaşamını yeniden şekillendirmiş. Bunlar günümüzde var olan tek, en büyük demografik grup ve 2015 yılında Amerika nüfusunun %35’ini temsil edecekleri hesaplanıyor. Günümüzde orta yaş dönemlerine, yaşamlarının en güçlü yıllarına giren ve emekli olmaya başlayan baby boomer’lar toplumu dönüştürmeye devam ediyor. Karekteristik özelliklerinin “bencillik ve empati eksikliği” olduğunu iddia ediliyor ve bu kuşağın gelecek nesillere berbat bir dünya bıraktığı iddia ediliyor. Varoluşçuluk rüzgarıyla “yalnız ve cesur” yaşayan bizim canavarlar 68 kuşağının mutfağından geliyorlar ve  memleketin bütün ihtilallerini gördüler. Ortak bölenleri “Mustafa Kemal’in askerleri” oluşları. İçlerinden hiçbirini FETÖ metö kandıramadı. Yaşamlarının her kertesinde varoluş savaşı verirken kendi kendilerini inşaa ettiler. Aldıklarından fazlasını kattılar yaşama…Kendini “Canavarlar”dan hissedenler UNESCO’nun yaşlılık tanımını: “ Bir insan konfor alanının dışına çıkamıyorsa yaşlıdır” Başka bir deyişle yeni şeyler öğrenmiyorsa, artık şaşırmıyorsa ve çoğu şeyi bildiğini düşünüyorsan yaşlıdır. Merak etmiyorsa, keşfetmiyorsa yaşlıdır.” kırmacasına haftada bir buluşuyorlar ve carpe diem/günü yaşıyorlar …Hadi bana müsaade bekletmeyim çocukları…

24 Kasım 2019 Pazar

kadın adamı filozof yapar

Felsefe tarihine kabaca bakıldığında bir erkek yazınsal tarihi olarak görülebilir. “Her alanda olduğu gibi felsefe alanında da kadınların görünürlükleri aslında kadın mücadele tarihinin gelişimine bağlı kalmıştır. 

Ancak görünen her ne kadar bu olsa da antik çağdan biri kadın filozofların bir şekilde felsefe yaptıkları ve felsefe tarihine katkı sundukları bir gerçektir. Krotonlu Theano, Miletli Aspasia,İskenderiyeli Hypetia i̇le oluşan kadını filozoflar geleneği çağdaş felsefede adeta doruğuna ulaşmış ve Hannah Aradent, Simone de Beauvoir, Judith Butler gibi çok önemli kadın filozofların felsefe sahnesine çıkmasına tanıklık etmiştir.” diyor  Düşünbil dergisinde ki yazısında Ala Emine Deniz Ersoy. 
- Reklam -

Reklam olabilir diye aldırmadan Düşünbil Dergisini hararetle tavsiye ediyorum. Her sayısında felsefenin başka bir penceresi açıyor. Kadın filozoflar sayısında, başlıkta dalga geçtiğim gibi, adamı filozof yapan kadınlar var. Varoluşculuğun babası Jean Paul Sartre’ı gedikli hayat arkadaşı Simone de Beauvoir tamamlamış mıdır? Yoksa ustanın kafasının etini mi yemiştir? Sokak diliyle bakacak ve “İkimizin resmini çıkarsınlar yan yana..” şarkısından etkilenip Sartre ile Simone de Beauvoir resmine birlikte bakarsak kimin kimi filozof yapacağını söylemek kolay ama kazın ayağı öylemi bir bakalım. Mesela 1952’de Chicago’da belgesel fotoğrafçı Arthur Shay’ın çektiği fotoğrafla Sartre’a birlikte bakın…
Castor(Cesur) lakaplı biseksüel yazarı yakından tanıyalım;
Simone Lucie-Ernestine-Marie-Bertrand de Beauvoir(9 Ocak 1908 – 14 Nisan 1986) Fransız yazar ve filozof. Roman, felsefe politik ve sosyal deneme, biyografi ve otobiyografi yazarı, gazeteci.En önemli eseri 1949’da yazdığı, kadınların gördüğü baskıların bilimsel incelemesini yaptığı ve modern feminizmin temellerini kurduğu İkinci Cins (Le Deuxième Sexe) sayılabilir.1908’de Paris’te Georges Bertrand ve Françoise (Brasseur) de Beauvoir çiftinin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Geleneksel bir ailenin büyük kızıdır. Otobiyografisinin ilk bölümünde (Bir Genç Kızın Anıları) dinine ve ülkesine bağlı ataerkil bir ailenin sorumluluklarla donatılmış kızı olarak yaşadığı dönemden bahseder. Kişiliğinin koyu katolik annesinin ve bilinemezci babasının karşıtı olarak şekillendiği söylenebilir.Matematik ve felsefede Baccalauréat sınavını geçtikten sonra Katolik Enstitüsü’nde matematik öğrenimi ve Saınte Marie Enstitüsünde yabancı dillerde yazın eğitimi gördü. Daha sonra Sobone’da felsefe eğitimi aldı. 1929’da seçkin Ecole Normale Superieure’ye kayıt olan ve Sabone’da kurs almakta olan Jean-Paul Sartre ile tanışır.1929’da felsefede Agregation başaran en genç öğrenci olur. Sartre o yıl birinci olur, Simone ise ikinci. Ancak herkes bilir ki de Beauvoir felsefede en iyi idi. Sartre’a birincilik erkek olduğu için verilmişti. Sorbonne’da iken hayatı boyunca bilinecek lakabı Castor(Cesur) edinecektir.1943 yılında Simone Konuk Kız (L’Invitée) adlı Rouen okulundaki öğrencilerinden Olga Kosakiewicz ile olan kronik lezbiyen ilişkisinin öyküsünü yayınladı. Bu öykü aynı zamanda de Beauvoir ile Sartre arasındaki karmaşık ilişkiyi ve ilişkinin bu üçlü ilişkiden nasıl zarar gördüğünü anlatır.
Ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra De Beauvoir Sartre’ın Maurice Merleau-Ponty ve diğer arkadaşları ile kurduğu Modern Zamanlar (Les Temps Modernes ) adlı politik gazetede çalışmaya başladı. De Beauvoir bu gazetede kendini geliştirdi ve ölümüne kadar editör olarak çalışmaya devam etti. Belirsizlik Ahlakı Üzerine (Pour Une Morale de L’ambiguïté , 1947) kitabında Fransız varoluşçuluğu etkileri farkedilmektedir. Kitapta çok sade bir biçimde Sartre’ın olmak ve hiçlik felsefeleri arasındaki geniş açıyı göstermektedir.1981’de Sartre’ın acı dolu son yıllarını anlattığı Veda Töreni’ni (Cérémonie Des Adieux) yazar. Kendisi de Paris’de Cimetière du Montparnasse Mezarlığına Sartre’ın yanına gömülür. Mezar taşında isimleri alt alta yazılır. Ölümünden sonra ünü yayılmaya devam eder. Sadece 1968’lerin post-feminizminin kurucusu olduğu için değil aynı zamanda akademisyen olarak ve varoluşcu Fransız düşün insanı olarak da ünü gelişerek yayılır. Sartre’ın üzerindeki etkisi her zaman görülür. Felsefe üzerine yazdığı birçok eserde de Satre’ın varoluşçu etkisi görülebilir. Paris’te Seine Nehri üzerine yapılan bir köprüye yazarın adı verilmiştir. Paris’e gittiğinizde, St.Germain’de ünlü varoluşçu ikiliye  ev sahipliği yapmış Cafe de Flore uğrayıp havayı teneffüs ettiğinizde kimin kimi filozof yaptığını daha iyi anlarsınız…
- Reklam -