8 Kasım 2011 Salı

İstanbul katliamı tam gaz..

Ünal Özüak / Kent Mimarisi

Adına "sirayet" derler, et lokantalarında sırayla birinin acısını tam anlamadan bir diğerini peş peşe servis ederler. İstanbul'un ünlü silüetine birbiri ardına saldırı hızla sürüyor. Her yeni "milli felaket proje" bir öncekinin acısını kim yaptıya getirerek, gündemden düşürüyor.
Amaç, "Nerem doğru ki" diyen deve misali, bizleri "Hangi birini düzeltelim kardeşim" bıkkınlığına sürükleyerek çirkine, kötüye alıştırmak olsa gerek. Tecavüz kaçınılmazsa zevkini çıkaralım bari havasına sokacaklar bizi.. Kent ikonlarının en tumturaklısı, Kuzguncuk sahilinin ziyneti Cemil Molla Köşkü'nün içinde bulunduğu ve Köprü'den geçenlerin bakmaya doyamadığı emsalsiz manzara belediye eliyle mahvedildi.
Anakent, Sütlüce'deki Tersane arsalarını Askeriye'den bedava almak için, Boğaz'ın bu en güzel yerindeki yeşil alanı feda etti.. Takas yapıldı ve felaket başladı.
Yüzkarası kalfa işi bir inşaat rezilliğiyle o muhteşem Boğaz görüntüsünün nasıl tecavüze uğradığını defalarca yazdım. Tarihi değer, benzersiz, eşsiz Cemil Molla Köşkü önüne yapılan devasa "Askeriye lojmanları" ana bina çatısı kapandı. Şimdi bir de müştemilat binası yapılıyor ki nerdeyse ilk yapıdan büyük. Ayıp, ihanet ve çirkinlik örtülecek gibi değil.
Kentin kartpostal kimliği, Süleymaniye Camisi silüeti arkasında yapımına yol verilen gökdelenlerle adeta dinamitlendi. Değme terörist böyle bir eylem gerçekleştiremezdi.
Yıksan yıkılmaz, bıraksan çirkinliğine katlanılmaz. İzinleri veren yetkili kurumlar birbirine atıyor suçu. Ama binanın iğrenç katları satılmış bile.. Hem de çok forslu kişilere.. Hadi yıkın bakalım..
Belediye Başkanımızın baş mimarlığını üstlendiği meşhur bir "Haliç köprü ve viyadüğü" var ki evlere şenlik. Hani Haliç yabancı literatürde Golden Horn/ Altın Boynuz ya.. Asma köprünün taşıyıcısı iki devasa pilonu altın rengine boyayıp bitim uçlarını da boynuz gibi kıvırarak fiziksel benzetme yapmışlar. Dehaya bakar mısınız?.
UNESCO Dünya Miras Komitesi denetimine takıldı tabii bu garabet. Uyardılar.. "Bu boynuzları budamazsanız, İstanbul Dünya Mirası olmaktan çıkar ha!.."
Güler misin ağlar mısın?.
Ayıpların, tatsızlıkların sadece üçünü saydım.
İnanın, İstanbul İstanbul olalı böyle zulüm görmemiştir.
Güzeller güzeli fettan İstanbul'a çaldığı kalplerin, asırlık günahlarının bedeli çirkinliğe mahkum edilerek mi ödetiliyor, acaba?
Frank Gehry'nin "Veda" eserini İstanbul'da vermek üzere tasarladığı Tepebaşı Kültür Merkezi'nin gerçekleşmesine taş koyan, kerametleri kendilerinden menkul birtakım insanların "Ben yaptım oldu" emri vaki kararlarıyla İstanbul harıl harıl çirkinleştiriliyor.
Başbakan "Oy moy dinlemem gecekonduları yıkacağız" diyor.
Peki bu kâbus kondular kalacak mı?..

20 Ekim 2011 Perşembe

Üstad mimar, efsane boyutuna geçti..

Çarşamba öğlen Ertekin'e gittim, yemeğe.. Ünal (Özüak) orda..
"Başımız sağ olsun" dedi.. "Yaa.." dedim.. "Ne acı değil mi?..24 şehit.."
Ünal fısıldadı.. "Behruz ağbiyi de kaybettik.."
Onun hocası, ustası, patronu, dostu.. Benim de dostum olmuştu son yıllarda.. Adını ilk kez askerde duymuştum. Benden evvelki dönemdeydi. Mamak Muhabere Okulu, Yedek Subay Bölüğü "B" binasını askeri kurallar içinde yapmış, ama bölüğün ön bahçesine minik bir anıtla imzasını atmıştı..
Ünal'da öyle bol anısı var ki.. Yani yüzlercesini dinledim desem, inanın..
"Yaz, Ünal" dedim.. Sevgili Behruz Ağabeyimizi yaz.."
Yazdı..
***

Behruz ağabeyin ölüm haberi üstüme karabasan gibi çöktü.
Yaşamımın on yıllık döneminde yanında olmaktan, çıraklığından başlayarak atölye şefliğini yapabilme onuruna ulaşmış olmakla iftihar ettiğim büyük mimar, uygulamacı, kanaat önderi, mimarlık dünyamızın duyarlı kollayıcısı, söyleşi, yazım ve gönül adamı, dolu dolu yaşadığı, birbirinden büyük eserler bıraktığı dünyevi hayatını yitirip mimarlık tarihimizin baş sayfasına "efsane mimar" olarak geçen adam..
Çinici külliyesini karıştıranlar, orada mimarlığın bir "Yaşam biçimi", bir "Adanmışlık" olduğunu bulacaklardır.
Rol model alınası müthiş bir ustaydı.
İçinde yaşadığı yılların her zaman yirmi yıl önünde koşardı.
Kendiyle dahi kavga eden, eksikte uzlaşması olmayan, acımasız bir uygulamacıydı.
"İlklerin mimarı" Behruz Çinici'nin ODTÜ Kampusu ülkeye kazandırdığı yüzük taşlarından sadece bir tanesidir. .
Çorum Binevler'deki kent planlama ölçeğinden tutun Adile Sultan Korusu butik yerleşkesinde site ölçeğindeki yapılarının, fonksiyonel bütünlüğüne, mimari estetiğine öykünen çoktur.
Udunu tıngırdattıktan sonra viskisini yudumlayarak yerleşim planı veya cephe çizimine sepye kalemiyle gece oturur sabaha doğru, ortaya alıp duvarınıza asacağınız kadar güzel ve çarpıcı bir (meslek raconuyla söylüyorum) suluboya "tablo" attırırdı. Bu güzel resmi şantiyede gerçekleştirmek için, işverenden inşaat kalfasına kadar ödün vermeden kavga ederdi.
İddialı konuşuyorum..
Kendine düz açıyı yasaklamış, köşeli yapı düşmanı ünlü Antoni Gaudi'yi "Aykırılıkta, fark edilirlikte, günün önünde olmakta" sollamıştır, Behruz Çinici..
Yaşamın boyu sanatının "Ölümsüzlüğü"nü tasarladın, kavga ettin, başardın ağabey.
Artık rahat ol sen. Nurlar yağacaktır, hep yaşayacak eserlerinin üzerine..

3 Ekim 2011 Pazartesi

İstanbul "Berdel"leniyor!

Ünal Özüak / Mimari

http://i.sabah.com.tr/sbh/2011/10/04/IcerikResim/43030995056.jpgBERDEL (Kız değiştirme) Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da başlık parası denkleştiremeyenlerin başvurdukları bir yöntemdir. Aileler, kız çocuklarını aralarında değişerek erkek çocuklarıyla evlendirirler. Ayrıca kan davalarında kızlar 'kan bedeli" diye de karşı tarafa verilir.
İstanbul Boğazı'nın en güzel yerinde, Boğaziçi Köprüsü'nün Kadıköy yakası ayağında, Kuzguncuğun göz nuru, tarihi Cemil Molla Köşkü'nün hemen önünde yükselmekte olan "Deniz Astsubay Lojmanları"nın her türlü zevkten uzak koğuş sakilliğini, daha inşaat aşamasındayken yana yakıla anlattığımı, Boğaziçi Ön Görünüm Kurulu ve Büyükşehir Belediyesi'ni göreve çağırdığımı hatırlayacaksınız.
Ben, meğerse kimi kime şikayet ettiğinin farkında olmayan "Bir garip İstanbul aşığı"ymışım. İnşaat bitti, kazulet cephe elemanları takıldı. Daha da ötesi alt kısmında yeni bir inşaata daha başlandı. Yaptıran kimmiş meğer?
İstanbul Büyükşehir Belediyesi.
"Yok artık" demeyin.
Kent ikonlarının en tumturaklısı Cemil Molla Köşkü ve benzersiz Boğaz silüetinin, tabiri bağışlayın, ırzına geçilmesinin altında yatan neymiş bilir misiniz?:.
Bahriyemiz, Sütlüce'deki tersane arsalarını, Kuzguncuk'da Boğaz'ın en güzel yerindeki yeşil alana lojman yapılmak şartıyla Büyükşehir Belediyesi'yle takas (pardon berdel) yoluyla veriyor.
O Şeyhülislam Cemil Molla ki, büyük bir özenle, Kuzguncuk sırtlarına konduracağı, incelmiş bir zevkin ürünü ve farklılığın simgesi olmasını düşlediği köşkü yaptırmak için İtalyan asıllı mimar Sinyor Alberti'yi görevlendirmişti. Osmanlı döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı, (Bab-ı Meşihat), Şeyhülislamlık ve Adliye Nazırlığı görevini sürdüren, Sultan Abdülhamit'in satranç arkadaşı olan Cemil Molla'nın köşkü, 1886'da beş yıl süren çalışma sonrasında Yıldız Sarayı gibi dizel motorla aydınlatılan ve kaloriferle ısıtılan ilk elektrikli ve kaloriferli ev sıfatlarının da sahibi olmuş gerçek bir tarihi eserdir. Köprü'den ve denizden bakmaya doyulmayan bir Boğaziçi mimari güzelliği, tablodur.
Boğaz'da vatandaşın evinin balkonuna çamaşır ipi asmak için çivi çakmasına "Ön görünüm" diye izin vermeyen Boğaziçi imar, bu katlima göz yumuyor. Köprüden, ya da denizden geçenler, karşıdan bakanlar, artık, o yemyeşil koru içindeki harika köşkü değil, dünyanın en çirkin beton yığınını görüyorlar, iyi mi?..
Boğaz'da bu lojman adı altında estetik katliamı hızla sürerken Sütlüce'de ve güzel İstanbul'un her yerinde, sessiz ve derinden topyekun infaz var. "Büyükşehir Belediyesi Metrepolitan Bürosu" adı altında bir araya toplanan kıymetleri kendilerinden menkul uzmanlar projeler ve inşaatlar yapıyor. "Ben artık yaşlandım. Mimarlığa İstanbul'da veda etmek istiyorum" diyen Frank Gehry'nin tasarladığı Tepebaşı Kültür Merkezi'nin hayata geçmesine, Başbakan'ın "Yapın" demesine rağmen taş koyanların "Biz yaptık oldu/ de facto" kararlarıyla İstanbul harıl harıl meçhule gidiyor. Aslında bu filmi altmışlı yıllarda laz müteahhitlerin "Arsa payı karşılığı inşaat" yaparak İstanbul'u yangın yerine çevirmesinde yaşadık. Kente büyük yangınların yapamadığını bu kalitesiz apartmanlaşma tasallutu yapmıştı. Bu kentsel kırılmayı gecekondulaşma izledi.
Yarım asır sonra bu kez "Kentsel dönüşüm projesi" başlığı altında arsalar hamur edilerek yaratılan rantın paylaşımı sorumsuz iştahlara hoyratça sunuluyor.
Cem Karaca şarkısında "Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda, ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında" der ama birileri, İstanbul üzerinde dönen tüm organize işlerin farkında olmalı..


16 Eylül 2011 Cuma

Yarım asırdır 'saçma'lıyor muyuz?

Ünal Özüak /68'liler

HINCAL ağabey "Siz bittiniz oğlum. Baksana senin Camus meğerse KGB tarafından öldürülmüş" diye International Herald Tribune'ü önüme atınca önce "Ne alaka?" diyerek şaşırdım. Sonra 68'li güzelim yıllara doğru geriye sarmaya başladım.
"Yaşamın Elemanları" kitabının yazarı Prof. Robert Zaretsky'nin makalesine göre soğuk savaş yıllarında acımasızca, devamlı komünizm aleyhtarı yazılar yazan Camus'nün ezberimizdeki trajik araba kazasında yüksek hızla ağaca çarpmasının sebebi Sovyet ajanlarınca lastiğe saplanan çiviymiş.
Karmaşa günleri o günler. Komünizm tırmanışta.. Fransız hükümetinin komünist lider Jacques Duclos'u arabasında buldukları iki güvercin kafesi yüzünden "Moskova'yla haberleşiyor" diye tutuklandığı komplo günleri.
Oteden beri kafamı kurcalayan "Yarım asır haybeye mi kürek çektik yoksa" kuşkumu gıcıkladı bu yeni bulgu.
68 gençliği geçen yüzyılın ikinci yarısının kanaat önderlerinden absürd/ saçma'nın babası Albert Camus ile Ruh'u reddederek Maddeciliği düşün yaşamımın merkezine oturtan Jean- Paul Sartre arasında gel gitler yaşadı. Bu ikisi, kendilerinden önceki tüm filozofların düşünlerini özümseyip güncelleyerek iki pratik yaşam kutbu yaratmışlardı. Google arama motoru olmayan o günlerde ikisini de okudun mu Kierkegaard, Dostoyevski, Nietzsche, Heidegger'ı da eşzamanlı çözerdin.
Sartre'a göre "Varoluş özden önce gelir"di. Tercümesi.. Gelenek, görenek, kalıtımı koy bir tarafa kendini nasıl inşa edersen sen O'sundur. Sartre, Varoluşculuk ile Marksizm arasında düşün köprüsü oluşturarak çağının "varoluşçu Marksizm"inin babası, Sovyet Bloğu dışındaki dünyanın benimsediği düşünsel komünizmin sözcüsü olmuştur.
"İzm" kalıplarına fazla takılmayan Camus ise "hiçbir şeyin bir anlamı olmadığını" varsayarak, dünyanın absürt/saçma olduğu sonucuna ulaşırdı. Kendisi etkilenmeyi sevmezdi ama Yabancı'sını okuduğunuzda "dünyaya ve eylemlerine yabancılaşmış Meursault'da kendinizden izdüşümler bulur, Le Mythe'de Sisyphe/ Sisifos Efsanesi'nde koca kayayı düşeceğini bile bile tepeye ulaştırmak için omuzlayan adamınki gibi anlamsız bir uğraş olarak görürdünüz yaşamı.
İnsanların, hayatla ölüm arasında kaldığı ince çizgiyi, kahramansız eserinde, "Veba" adını vererek tasvir eden Camus, dolaylı yoldan ateizmi de savunurdu.
Başkaldırımız onlarla özdeşleşti. Joan Baez'le Hiroşima'dan girdik Mao Che Tung kızıl devrim yollarına düştük.
Sadede gelirsek..
68 kuşağı, yaşam motifi yaptığı, hayatını karartan, canlarına mal olan komünizm pratiği, küreselleşme girdabında, Perestroyka/ Yeniden Yapılanma, Glasnost/Açıklık derken, sabun köpüğü gibi eriyip gidince pusulasını şaşırdı.
Yeni bir dünya kuruldu, 68 kuşağı da orda yerini buldu mu?
Posada kalan sosyal demokrasi şahin kuşağa yeter mi?
Yoksa bizimkiler, "Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim" diye kendi kendine sorup duruyor, apolitik yeni kuşaklara uzaylı gibi mi bakıyor?

1 Ağustos 2011 Pazartesi

ODTÜ'yü yıkmak Güven-Özveri-Tecrübe ister

Adının başına (İ)yi ODTÜ’lü Emin Çölaşan eklediğinden olsa gerek bu pankartı kentin her tarafına asılı görmeye bayılır Ankara’nın Belediye Başkanı İ.Melih Gökçek.Ülkenin belkide Dünyanın en iyi planlanmış yerleşkesi binalarının “kaçak olduğu” iddiasını ısıtır ısıtır sofraya koyar.

Hiç safsataya girmeden,bu güzide Üniversitenin mezunu ve bir dönem İnşaat İşleri’ nin başında olan kişi olarak net söyleyeyim;ÖDTÜ 1956 da özel kanunla kurulmuş, Master Planı uluslararası yarışmayla elde edilmiş, Belediye mücavir alanı dışında olduğu için tüm inşaatlarını yerel yönetimlerin“imar planları ve buna paralel ruhsatlarına tabi olmadığından” kendi planlamış ve 1960’dan başlayarak yarım asırdır dönemin en üstün inşaat teknikleriyle kendi inşaa etmiştir.Her binası Türkiye Cumhuriyet sonrası Mimarisinin en seçkin eserleridir.Kampus tasarımları Dünyanın bütün Mimarlık Okullarında “case study”olarak okunur,örnek gösterilir.

Gökçek 2004 yılında çıkan ilgili kanunun bir boşluğundan yararlanarak yetkiyi kendi üzerine almaya çalışarak kaçak olduğunu iddia ettiği binalara ilişkin de 1 milyon 800 bin YTL’lik ceza kesip “Bilim Ağacı”mızın olduğu kapıya mühür asmaya kalkmıştır.

Mezunuyla,öğrencisiyle tüm ODTÜ ayağa kalkıp rektör Akbulut “Yani 600 binanın 45’i ruhsatsız diğerleri ruhsatlı öyle mi? Durumu anlatıyoruz. Bu binaların büyük bir kısmı ilgili kanun çıkmadan önce ta 1960’lı yıllarda inşa edilmiş. Gücü yetiyorsa gelsin ODTÜ’yü haritadan silsin.Tüm bunlar bizden koparmak istediği araziyi alma çabasından ibarettir.” diyerek komployu teşhir edince Gökçek “Rektör Akbulut ayıp ediyor.ODTÜ’yü yıkma niyetim yok.Yıkma yetkim var ama bunu kullanmayacağımı söyledim. Akbulut’un CHP’den siyasete atılma niyeti var.Bunu koz olarak kullanıyor. Kaçak inşaatlar yasaya göre suç.ODTÜ’nün imar planını bundan sonra biz yapacağız” diye kıvırmış.

Dinime küfreden Müslüman olsa gam yemeyeceğim;Melih Gökçek'in belediyesinin 1.3 Milyon YTL Botaş'a,3.9 Milyon YTL Hazine'ye borcu var.2003'ten bu yana borçlarının bir kuruşunu ödemiş değil.Türkiye'deki tüm belediyelerin (beldeler, ilçeler, Şehirler hepsi dahil) hazineye olan borcu 1.2 milyar YTL / Melih Gökçek’in 3.9 milyon YTL. Türkiye’ de Hazineye olan belediye borçlarının %64 ü Melih Gökçek'e ait.%36 sı geri kalan yaklaşık 3500 belediyeye.

68 global öğrenci başkaldırısının tetikleyici Amerika’da Berkeley,Avrupa’da Paris Üniversitesi,ülkemizde ODTÜ olmuştur.“ODTÜ’lü duyarlılığı”ndan bihaber Gokçek, epeydir adı yok ya ortalarda sözüm ona gündem yapacak.Unuttuğu bir şey var; ODTÜ’den bir tuğla sökmek oğlunu Ankaragücü Başkanı yapmaya benzemez..Arı kovanına çomak sokma,Eskişehir asfaltı boyunca Meclise kadar planking(yüzüstü kımıldamadan yatma eylemi)yaptırtma şimdi bize.

Ünal Özüak

1 Haziran 2011 Çarşamba

İstanbul’u izliyorum gözlerim faltaşı..

Kanal İstanbul..İki İstanbul…Çılgın projeleri havalarda uçuşurken birileri usul usul dünyalar güzeli İstanbul’a insanı çıldırdatacak,Yahya Kemal Beyatlı’yı mezarında ters döndürecek yanlışlar yapıyor. Başbakan İstanbul’un üzerine titrer,peşi sıra projeler üretirken kör gözüm parmağına kentin şiirsel güzelliğine tasallut ediliyor.

Ben ki her gözüm takılışında Kuleli Askeri Lise’sinin simetriyi bozan iki kulesinini üçe tamamlayarak aydınlatılmasının boğaz silüetinin sihrini tamamlayacağını kendime dert edinirim, Boğaziçi köprüsünün Kadıköy yakası ayağında, Kuzguncuğun göz nuru, tarihi Cemil Molla Köşkü’nün hemen yanında yükselmekte olan sakilliği görünce gözlerime inanamadım, aklım yerinden çıktı. Canım İstanbul silüetine “tahrip kalıbı yerleştirin, kültür mirasınızı havaya uçurun” deseniz ancak yapılabilir bu ucube.

Ayıbı kondurmak istemiyorum,yakıştıramıyorum ama rivayet olunur ki bu şey(!) Askeriye’ye aittir ve Belediye (hangisiyle bilmem) ile arsa takası suretiyle ruhsat alınmıştır. Boğaziçi Ön Görünüm Kurulu ve Boğaziçi İmar’dan nasıl izin alınmıştır orası meçhul ama zaten Koruma Kurulları filan hiç önemli değil…Kentli bilinci ve vicdanı olan hiç kimse bu kıyımı işleyemez.. İşlememelidir…

Balyan ustaların Ortaköy Camisi gibi Cemil Molla Köşkü’de kent ikonlarının en tumturaklısıdır. Şeyhülislam Cemil Molla, Kuzguncuk sırtlarına konduracağı, incelmiş bir zevkin ürünü ve farklılığın simgesi olmasını düşlediği köşkü yaptırmak için İtalyan asıllı mimar Sinyor Alberti'yi görevlendirmiş..Osmanlı döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı,(Bab-ı Meşihat), şeyhülislamlık ve Adliye nazırlığı görevini sürdüren, Sultan Abdülhamit'in gözdesi ve satranç arkadaşı olan Cemil Molla’nın köşkü, 1886 da beş yıl süren çalışma sonrasında Yıldız Sarayı gibi dizel motorla aydınlatılan ve kaloriferle ısıtılan ilk elektrikli ve kaloriferli ev sıfatlarının da sahibi olmuştur. İlk telefonlu ev sıfatını da ilerleyen dönemlerde buna ekledi…

Bedrettin Dalan’ın Belediye Başkanlığı döneminde bu lejant/simge köşk ve çevre korusu Turizm alanı ilan edilerek yedi villadan oluşan bir site yapılaşması öngürülmüş ve fakat başta Mimarlar Odası olmak üzere kent dinamiklerinin harekete geçmesiyle proje rafa kaldırılmıştı.

İzinler filan nafile..İstanbul sevgisini Vatan sevgisiyle özdeşleştirmiş Başbakan’ın konuya el atıp zararın henüz başındayken görsel tahribatı önlemesi gerek.Zamanında müdahale edilmediğinden harpten çıkmış gibi duran Park Otel benzeri nahoş bir şehir efsanesi olarak tarihe kara kalemle yazılmadan,yanlış hesapdan dönülmelidir.

Yapay boğaz yaparken birinci inci gerdanlık boğazın fiyakasını bozmak, kaş yaparken göz çıkarmaktan beterdir ki; Şimdi bunun ne yeri ve ne de zamanıdır.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Ofis sandalyelerinde Darwinizm..

Bugün dükkân kapalı olmalıydı aslında.. İzmir yolundaydım çünkü.. Ege Üniversitesi'ne.. Bir gün için.. Sonra International Tribune'de bir başlık dikkatimi çekti.. "Darwin, sandalyeleri araştırsaydı.."
Bu ne demek oluyordu şimdi.. Bir göz attım. İlginç. Ünal'a verdim.. Tasarımcı ya o da.. "Bak bakalım" dedim..
Ünal, elinde bir yazıyla çıkageldi..
"Çok ilginçti" dedi. Yazıyı almış, içine kendini de katmış.. Olmuş bu yazı..
"Tamam" dedim.. "İzmir'e giderken köşe kapanmaz.. Bugünlük Darwin'e emanet!.."
İşte Ünal'ın derlemesi..
***

Amerikalı endüstriyel tasarımcı ve araştırmacısı Jonathan Olivares yeni kitabı "A Taxomony of Office Chair/ Ofis Koltuğunun Sınıflandırılması" kitabında evrim teorisyeni, doğa bilimcisi Charles Darwin'nin ünlü çalışması "Türlerin Kökeni"yle paralellikler yakalayarak evrim teorisinin sadece canlı organizmalarda değil cansız organizmalar için de geçerli olduğunu koltuk özelinden giderek tüm endüstriyel ürünlerde de görülebileceğini anlatıyor.
"Doğal seçim" için Darwin ne demişti hatırlayalım..
"Evrimsel mekanizma çok acımasızdır. Dış çevreye uyum konusunda daha elverişli özelliklere sahip organizmaların, bu elverişli özelliklere sahip olmayan diğerlerine göre yaşama ve üreme şanslarının daha yüksek olması ve bunun sonucu olarak genlerini yeni kuşaklara aktarabilmeleri yoluyla işler.
Yani güçlü olan değil çevreye uyum gösterebilen yaşar.."
Yazar Olivares rastgele Darwin'den yola çıkmamış tabii. Ünlü doğa bilimcisinin pek fazla bilinmeyen ilk denebilecek bir katkısı da mobilya tasarımı tarihine var. Darwin Üstad 1840'da İngiltere'de ailesine ait kır evinin salonundaki tahta koltuğun ayaklarına, yatak odasından söktüğü tekerlekli döküm somya ayaklarını monte ederek, ilk "Hareketli ofis koltuğunu" icat etmiş. Bugünün bilgisayar diliyle kopyala yapıştır yoluyla bir nevi "tasarım korsanlığı" yapmış da diyebiliriz.
Ofis koltuğunun evrimi dünya politikalarının monarşiden demokrasiye geçişine paralel seyir göstermiş. Başlarda Frederick Winslow Taylor'ın (1911) "bilimsel yönetim" teorisine paralel olarak koltuklar "Statü sembolü" halindeydiler. Rütbeye göre makam koltuğu süsleniyordu. Her dilde benzerine rastladığımız "koltuk sevdası" bu albeniliye kavuşma aşkından geliyor olsa gerek. İnanmayacaksınız belki ama bu "Herkes haddini bilsin" durumu ta ki Amerikalı üretici Herman Miller 1994'te, özelikle bilgisayar kullanıcıları için tek biçim, tek renk ve üç ebatta geliştirdiği Aeron sandalyesini yaygın kullanıma sürene kadar devam etti.
O günden sonra mabatların rütbesi değil ebadı seçti koltuğunu.
Jonathan Olivares'in, eski Yunanca Taxis (Düzenleme) ve Nomia (Metod) sözcüklerinden ürettiği Taxonomy'nin hedefi, özellikle ofis sandalyelerini analiz etmek değil, bir endüstriyel üretimin evrimini, tıpkı hayvan ya da bitki bilimcinin doğadaki evrimi izlediği tarafsız bilimsellikle takip etmek..
Sonunda bütün tasarım objelerinin şu sınıflardan en az birine, ama ideal olarak hepsine girmesi gerektiği kararına varmış..
a) Herkesin gözüne, hatta kullanmasalar dahi kolay, tanınır, anlaşılır gelmek..
b) Yapısal ve işlevsel anlamda yapılabilirliklerine üreticiyi ikna edebilmek,
c) İçinde bulundukları zamanı, sosyal, ekonomik, kültürel değişimleriyle yansıtmak..
Bugün, hele bu bilgisayar ve playstationler çağında milyonlarca insan her gün saatlerce oturuyor. Oturdukları şey, artık onların sağlıkları ve kendilerini iyi hissetmeleri açısından önemli.. Bel ağrısı çekenler bunu iyi bilirler.
Darwin'in yatak tekerleklerini sandalyesine eklediği günden beri ofis sandalyeleri evrim geçiriyor. Bir yanda maliyet var. Satışı doğrudan etkiliyor. Öte yanda, oturanın vücuduna uygunluğu sağlayan ergonomik, ama maliyeti arttıran kalite unsurları.. Daha sonra hızla gelişen sigorta sistemlerinin yarattığı kazaya, omurga hastalıklarına sebep olma ve tazminat baskıları..
Olivares tüm bunları bol fotoğraf ve bol analizlerle o kadar güzel anlatmış ki, bundan sonra bir daha onlara "Alt tarafı sandalye işte" diye bakmanız mümkün değil..
Arkasında Darwin'le başlayan müthiş bir evrim var!.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Darwin koltuk tasarlasaydı..

http://www.ogrensek.com/wp-content/uploads/2010/08/darwin-evrim-teorisi.jpg

Amerikalı endüstriyel tasarımcı ve araştırmacısı Jonathan Olivares yeni kitabı “a taxomony of office chair/ofis koltuğunun sınıflandırılması”kitabında evrim teorisyeni, doğa bilimcisi Charles Darwin’nin ünlü çalışması “türlerin kökeni”yle paralellikler yakalayarak evrim teorisinin sadece canlı organizmalarda değil cansız organizmalar için de geçerli olduğunu koltuk özelinden giderek tüm endüstriel ürünlerin sınıflandırmasında görülebileceğini savlamış.

“Doğal seçilim” için Darwin ne demişti hatırlayalım; “Evrimsel mekanizma çok acımasızdır. Dış çevreye uyum konusunda daha elverişli özelliklere sahip organizmaların, bu elverişli özelliklere sahip olmayan diğerlerine göre yaşama ve üreme şanslarının daha yüksek olması ve bunun sonucu olarak genlerini yeni kuşaklara aktarabilmeleri yoluyla işler.

Yani ,güçlü olan değil çevreye uyum gösterebilen yaşar..

http://graphics8.nytimes.com/images/2011/04/25/world/25iht-design2/25iht-design2-articleInline.jpgYazar Olivares rasgele Darwin’den yola çıkmamış tabii ki.Ünlü doğa bilimcisinin pek fazla bilinmiyen ilksel nitelikli bir katkısıda mobilya tasarımı tarihine var. Üstad 1840’da İngiltere’de ailesine ait kır evinin salonunda ki tahta koltuğun ayaklarına, yatak odasından söktüğü tekerlekli döküm somya ayaklarını monte ederek ilk “ansamble tekerlekli ofis koltuğunu”ni icat etmiş. Bugünün bilgisayar terminolojisiyle kopyala yapıştır yoluyla bir nevi “tasarım korsanlığı” yapmış da diyebiliriz.

Ofis koltuğunun evrimi Dünya politikalarının monarşiden demokrasiye geçişine paralel seyir gösterdi.Başlarda Frederick Winslow Taylor’ın(1911) "bilimsel yönetim." teorisine koşut olarak koltuklar "statü sembolü" halindeydiler.Rütbeye göre makam koltuğu süsleniyordu. Her dilde benzerine rasladığımız “koltuk sevdası” bu albeniliye kavuşma aşkından geliyor olsa gerek.İnanmayacaksınız belki ama bu “herkes haddini bilsin” durumu ta ki Amerikalı üretici Herman Miller 1994’de,özelikle bilgisayar kullanıcıları için tek biçim,tek renk ve üç ebatta geliştirdiği Aeron sandalyasını yaygın kullanıma sürene kadar devam etti.

O günden sonra mabatların rütbesi değil ebatı seçti koltuğunu.

Neymiş bu her türlü evrimin ortak böleni olan kurallar? diyecek olursanız, Jonathan Olivares onu yaptığı bütün sınıflamalar sonucunda ofis mobilyaları özelinden tüme vararak şöyle toparlamış: a)Kullanmasalar dahi herkesin farkındalığını sağlamak,b)Yapısal ve işlevsel anlamda yapılabilirliklerine üreticiyi ikna edebilmek, c)İçinde bulundukları zaman,sosyo- ekonomik koşulların değişimini yansıtmak..

Bu gün, Darwin’in doğuşunun 200 yılında bilimsel çevrelerde mesela Üniversite College London'dan biyoloji profesörü Steve Jones “'Doğal seçim eninde sonunda yeniden üretme gücünde kalıtımsal farklılıklarla sonuçlandı. Bu birçok ulusu kasıp kavurdu. Shakespeare zamanında 3 bebekten ikisi 21 yaşına gelmeden ölüyordu. Bu ölümlerin çoğunluğu hastalıklardan, açlıktan ve şiddetten kaynaklanıyordu. Bunların hepsinin dayanma gücünde kalıtımsal öğeler vardı. Ancak şimdi bu tamamen değişti. Darwin'in mekanizmasını besleyen farklılıklar uzaklaştı. Eğer doğal seçim hayatta kalma gücündeki değişimleri hoş görürse, bu değişim gücünü kaybeder. Gelişen dünyada geçtiğimiz birkaç yüzyılda bu zaten azaldı.Sonuç olarak, Darwin'in modelinde doğal seçim ve evrimleşme yok, artık bu teori sona erdi. “ diyor olması dahi kuramın haklılığı ve her daim geçerliliğini gösteriyor.Ama ne dersiniz?

O’da zamana uyum gösterememiş ve doğal seçime uğrayarak son kullanım tarihini geçirmiş olabilir mi?

16 Mart 2011 Çarşamba

Mimarlar neden dik durur!

Mimarlar neden dik durur!

Doğan Hasol usta “İnsanları mutlu edecek türden yaşanabilir çevreler yaratma mesleği ve sanatı “mimarlık” çok keyifli fakat o kadar da zor ve ciddi bir iştir..” peşreviyle giriyor Mimarlar dik durur! adlı yeni kitabına.Baştan sona Güngör Kabakçıoğlu’nun naif karikatürleriyle bezenmiş kitapta “İş ciddidir ama işi yapanlar yaşamdan zevk almayı ve yakın çevresine keyif vermeyi bilirler” ana teması ustanın yaşanmışlıklarından derlediği anekdotlar eşliğinde aktarılıyor.Hasol, yaratmak için yaşamayı seven ünlü Mimarların esprilerini kısa öyküler halinde sıralamış ortaya bir solukta okunan,okuyanı Mimarlık tarihimizin mihenk taşlarının yaşamlarından kesitler veren bir kitap çıkmış.Aralarından kimilerini seçtim sizin için;

Toplumsal olaylar karşısında her daim duyarlı dikilen mimarların “dik durmalarını” aslını ararsanız fazla kazık yemelerindenmiş.Hani Hıncal ağabey her lafın başı ”kadın,kumar ve mimar..bu üç zararlıdan sakınacaksınız”der.Mimar eli değen işlerin pahalı olacağına inananlarsa “Para kadınla, kumarda ya da mimarla yenir”diye düşünürler ya...

Yanıt Le Corbusier’den geliyor”Proje yanlızca mimarı için pahalıdır”. Malum ünlü alaylı mimar(akademik tahsili yoktur)hayatta ki ilk mesleki kazığını 1948’de İzmir’de yemiştir.İzmir için üç yıl çalışarak yeşili bol ve kentsel alanları çok güzel değerlendiren bir plan hazırlamış ve fakat projesi “proje alanlarının uygun olmayışı ve finansman sorunları”gerekçeleriyle rafa kaldırılmıştı. Bugünkü Mustafa Kemal Sahil Bulvarını yıllarca önce çizmiş ama parasını alamamıştı üstad.

Le Corbusier çizimleri kadar, belki daha da fazla meslek yazılarıyla Dünya Mimarlığının esin kaynağı olagelmiş,”Modular”el kitabı olmuştur.Doğan Hasol’da ellerine sağlık, YEM Yayınları ve internet portalıyla benzeri bir Mimarlık bilgilendirme ve ilgilendirme uğraşı içerisindedir yıllardır.

Kitapta ki tarihi anılar arasında turalarken Mimar olmayanlarında hoşlanacağına inandığım durum komikliklerine rastlıyor, doktorların hataları toprak altında kalırken yapıtları her daim gözler önünde olduğundan eleştiriye açık kalan mimarlık mesleğinin yıllara yayılmış çilesine tanık oluyor,trajik halimize gülümsüyoruz.

Bakın mesela;Zamanın Nafıa Vekili(Bayındırlık Bakanı), İstiklal Mahkemelerinin üç Ali’sinden biri nam-ı diğer “kel Ali” Ali Çetinkaya Bakanlığın proje bürosunu teftiş ediyor.Sıcaktan şikayet ederek rica minnet kendisine aldırttıkları buzdolabından su ikram ediyorlar.Serinleyen bakan buzdolabının markasını merak edince sıkıntı başlıyor.Markası “Kelvinatör” dolabın.Astığı astık kestiği kestik Çetinkaya’nın yüzüne markayı söyleyecek halleri yok ya...Uyanık bir genç mimar “Efendim Vinator”diyerek atılıyor. Bakan “hiç böyle bir marka duymadım” diye homurdanınca uzun bir sessizlikten sonra ekleyiveriyor “Efendim başında “Kel”i de var”.

Mimar üstadlarımızın anılarıyla yadedildikleri kitap Hasol’un şirin,tadımlık “Ülkenin birinde (!)Mimarlık ve Şehircilik Sözlüğü” ile sonlanıyor.

Tebessümlük birkaç örnek:

Apartotel(ya da rezidans);Turizm mevzuatının olanak ve avantajları apartılarak yapılıp daire daire satılan apartman binası.

Duble yol;Yapıla bozula parası duble ödenen yol.

Belediye;Şehrin ev kadını(Bu tanım Vedat Dolakay’a ait olup eskimiştir)Bugün,rant paylaşımın odak noktası.

SABAH_Hıncal Uluç köşesi