28 Kasım 2009 Cumartesi

Her fani biraz mimardır

68 kuşağı ODTÜ Mimarlık öğrencileri olarak Cumhuriyet dönemi sivil mimari yapıtlarına örnek olarak gözümüzü Enis Kortan hocamızın “Tuzla’da bir ev”iyle açtık. İçimiz dışımız bu evle doldu..Tarih dersinde,temel tasarım stüdyolarında hatta statikte bile incik cıncık inceledik evi. Tüm hocadan muzdarip öğrenciler gibi üstümüze bu kadar fazla gelinince ve de Enis hocamız eklektik (araklama) Mimariye çok karşı olduğundan(!)bu evin özgün tasarımının öykündüğü Frank Lyod Wright yapılarını da bulduk.Daha sonra atölye şefliğini yaptığım yaşayan en büyük Türk Mimar ve Şehir planlamacısı Behruz Çinici’nin içinde okuduğumuz dönemin başeseri Mimarlık Fakültesi Binası’nın Japon Mimar Kenzo Tange yapılarına benzerliğini derslerinde ve kitaplarında sergileyen, hocalığı müthiş ama uygulaması pek zayıf Enis hocanın da tek uygulaması Tuzla’da “öykünmenin karşı konulamaz çekiciliğine” düşmüş olmasını yakalamış olmak da ayrı bir keyif veririrdi bize.
Gel zaman git zaman…Notu kıt,ne yapsak dünyadan yapılmış örneğini önümüze koyarak şevkimizi kıran,Enis hocamıza esas azizliği ”Doktorların hataları toprak altında Mimarların ki ise göz önüne kalır ve fakat birileri onu düzeltir” yazılmamış yasası gereği kullanıcı Gogen ailesi yaptı.67’de yapılmış bu villa hala duruyor ama ilk yapımıyla yakından uzaktan alakası yok. Kavisli salon tavanı ve kuzey cephesine cephe gösterişi uğruna yapılmış güneş kırıcılar(!) olmasa öğrenciliğimin kabusunu tanıyamıyacaktım. Gogen’ler yıllar içinde gıdım gıdım orasını burasını Petroçelli vari kurcalayarak evi kendi beğenilerine göre şekillendirmişler. ”Kaybolan İstanbulum” kitabıyla benzeri Mimari deformasyondan yakınan hocam kendi yaptığı evi kaybetmiş...”Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” durumu var anlayacağınız.Aslından ev son haliyle daha güzel de olmuş dersem hiç abartmış olmam ama baştan yapımda(!)müellif Mimarına danışma gereği duyulmamasının entellektüel etikle bağdaşmadığını söylemeden geçemem.Mesleğin ikonu olmuş ilk megaron’un (tek tarafı açık üzeri kapalı bilinen ilk insan barınağı) yapımından bu yana Mimarlık mesleği kullanıcı sultasını hoş görüyle karşılamak zorunda kalmıştır...Müşteri daima haklıdır.
Kalemi kuvvetli,Mimarlık eğitimine katkıları yadsınamayacak hocamın kitapları mesela “Mimarlık Antolijisi” Mimarlıkla ilgili herşeyin adresi YEM Yayınlarında çıkmıştır. Kendini Mimarlığa ait her bilgiyi yayma ve paylaşmaya adamış Doğan Hasol bu kez önlüksüz Mimarlara manuel hazırlayarak ellerini daha da kuvvetlendirmiş.
Yapı Endüstrisi Yayınları Mimarlık dilini “cep”e koyarak Mimarlar ve kendini Mimar hissedenler için “Mimarlık Cep Sözlüğü”nü çıkardı. Yaklaşık 3.000 maddeden oluşan sözlükte açıklamaları desteklemek amacıyla 438 adet siyah-beyaz çizim ve fotoğraf bulunan kitap tam anlamıyla her eve lazım türünden.
Artık İZM’ini de ceplerinde bulan, Barok’du Gotik’di paralamaya bayılan, alaylı Mimarları kimse tutamaz...

YEM Yayınları220 sayfa,448 adet siyah beyaz çizim ve fotoğraf, www.yemkitabevi.com

13 Kasım 2009 Cuma

GENEL KOORDİNATÖR OLABİLMEK!..Yücel Yener "İkide birde yazıyorsun, şöyle olmalı.. Böyle olmalı.. Madem bu kadar biliyorsun gel yap" dedi, telefonda.. Gene TRT'ye fena halde giydirmişim.. O TRT, bugünkünün yanında zemzemle yıkanmıştı ya.. Neyse.. "TRT Kamu televizyonudur. Halkın vergileri ile yaşar.. Bu paraları ona öderiz ki, reyting korkusu olmasın, reklama muhtaç kalmasın, halkın gelişimine katkıda bulunacak programlar yapsın. BBC gibi olsun" diye.. Pazar öğleden sonrayı bize bıraktı Yücel.. Tele Pazar öyle başladı.. Özel TV'lerin hiç yüz vermediği kültür ve sanat konularını, mesela tiyatroları, sergileri anlatan, özel TV'lerde rastlanmaz olan Türk Sanat ve Türk Halk Müziğine, bu arada tabii klasiğe yer veren, özel TV'lerin haberdar olmadığı spor dallarını ekrana getiren, genç sanatçıları bulup çıkaran, destek olan, keyiflendiren, eğlendiren bir program yapmak kolay iş değil.. Hele de bize ayrılan komik bütçe ile.. 3.5 saatlik canlı yayının bütçesi 6 milyar lira.. Canlı orkestrası, para ile gelen seyircileri dahil.. Ayni TRT, bir eğlence programının sunucusuna 5 milyar veriyor, o sıralar.. Bir de ihbar edildik. Cumhurbaşkanlığı Denetçileri geldiler, her şeyimize baktılar.. Yücel "Tele- Pazar ekibi, kabak çekirdeği parasına çalışıyor" derken.. Neyse.. Başka şey anlatmak istiyorum.. En az 20 kişilik bir ekibiz.. Haftalık konuklarla 30'u buluyor.. 3.5 saat canlı yayın.. A'dan Z'ye müthiş bir bürokrasi gerek.. Stüdyo, kameramanlar, yönetmen, dekorcu, makyajcı, en beteri denetçiler TRT'nin.. TRT ile ilişkiler var.. Her gün saatler alacak bir bürokrasi, planlama.. Çaba.. Benim vaktim mi var.. Pazar canlı yayın sırasında orda olabilirim. Tatilimden vazgeçip. Haftada bir öğleden sonramı da ancak ayırırım. Geçmiş haftanın eleştirisi ve gelecek haftanın ana hatlarını konuşmak için.. Ötesi.. O tonla işi kim yapacak?.. Bu ekibi kim elinde tutacak, yönetecek?.. TRT'yle, sponsorlarla, konuklarla ilişkileri kim sağlayacak, sürdürecek.. Her şeyin ve herkesin doğru zamanda ve doğru yerde olmasını kim sağlayacak?. Tonla masa başı işini kim yürütecek?. Bir an düşünmedim, Ünal Özüak'ı Tele Pazar Genel Koordinatörlüğüne getirirken.. Turgut Özal'ın "İslim arkadan gelsin" günlerindeki o müthiş günlerinde, Ataköy, Ataşehir, Bahçeşehirler yaratılırken, inşaat işlerini fiilen yöneten, 2 bin kişiye kumanda eden ve yapılan bütün işleri kurallar içinde gerçekleştirip, o ünlü Engin Civan olayları sırasında aleyhine açılan bütün davalardan beraat eden Ünal Özüak.. Yakın arkadaşım. Yakından tanıyorum. Güveniyorum. TRT Genel Müdürü Yücel Yener'in "Yücel" diyecek kadar yakın arkadaşı.. TRT İstanbul Bölge Müdürüne de "Orhan" diyor.. (Ertenhan.) Yani kriz anlarında doğrudan en tepeye ulaşıp çözme olanakları da var.. Ben Tele- Pazar'ın beyniydim.. A'dan Z'ye benim kafamdan çıktı.. Her şeyi ama her şeyi ben düşündüm.. Ama başarının yüzde 80'i, Ünal'ındı.. Her şey onun sayesinde öyle tıkır tıkır işliyordu ki, ben canlı yayınlanan 3.5 saat dışında hiçbir şeyi düşünme, hiçbir şeyle uğraşma zorunda kalmıyordum.. Ünal'ın 3.5 saatlik canlı yayınının en sorumlu yerine gelirken, 1 dakikalık televizyon deneyimi yoktu. Amatör bir kaç yazı dışında gazeteci bile değildi. Mesleği mimarlıktı. İletişimle alakası yoktu.. Hiç kimse de çıkıp "Televizyonun T' sini bilmeyen bu adam 3.5 saatlik canlı yayınının nasıl Genel Koordinatörü olur" demedi. Diyemezdi. Çünkü ondan beklenen televizyonculuk değil, yöneticilikti. Bunu da harika yapıyordu. *** Mehmet Aslan, bu ülkede bir Olimpiyatta tüm sporları rahatlıkla, ilgiyle ve bilerek izleyebilecek birkaç spor yazarından biridir. Futbol değil, gerçek spor adamıdır. Çıkardığı Hürriyet Spor eki ile nasıl bir Spor, gerçek spor müdürü olacağının işaretini de vermiştir. Esat Yılmaer'in görevden ayrılmasından sonra, Hürriyet'in Spor sayfaları, işte bu en çok hak eden, oraya en layık olan kişiye emanet edilmiştir. Hürriyet'in fiili spor müdürü, Mehmet Aslan'dır.. Peki Ercan Saatçi?.. O işte Genel Koordinatördür.. Yani, Mehmet'in Ünal'ı.. Mehmet'in sırtından bürokratik yükü alacak, onu sadece sayfalarla ilgilenmesi düşünmesi ve yaratması için serbest bırakacak, bu arada, üst kademe ile ilişkilerde, acil sorunların çözülmesinde büyük kolaylık sağlayacak kişidir, Ercan.. Mehmet'in desteğidir. Kalkanıdır. Kaldıracıdır. Yani, gazeteci, spor yazarı değil, yönetici olması gereken adamdır. Bu ülkede gece, bakkal, manav, balıkçı, meyhaneci yatanlar, ertesi sabah spor yazarı kalkarken ses etmeyenlerin şimdi, Hürriyet yıllardan beri ilk kez gerçek bir Spor Müdürü tarafından yönetilirken, bulanık suda balık avlayarak, bir kaşık suda fırtınalar yaratarak, olayları saptırarak, saldırıya geçmelerini, işin iç yüzünü bilmeyenler anlamaz.. Ama "Bunları bitirin" işaretini ve "Saldırın" emrini kimlerin, nerden ve niçin verdiklerini bilen ben, kül yutmam.. Bu ülkede, basın özgürlüğünü, gerçek basın özgürlüğünü savunacak birileri olmalı.. Kulüp başkan ve yöneticilerinin gazetelerin içişlerine bu kadar burunlarını soktukları, hoşlarına gitmeyenlerin kellesini almak için tezgahlara girdikleri ve de hele başarılı oldukları ülkelerde, özgür spor basınından söz edilemez. Elim kalem tuttukça bu tezgahlara çomak sokacak, fincancı katırlarını hep ürküteceğim. Bu böyle biline.. SABAH