Her fani biraz mimardır
68 kuşağı ODTÜ Mimarlık öğrencileri olarak Cumhuriyet dönemi sivil mimari yapıtlarına örnek olarak gözümüzü Enis Kortan hocamızın “Tuzla’da bir ev”iyle açtık. İçimiz dışımız bu evle doldu..Tarih dersinde,temel tasarım stüdyolarında hatta statikte bile incik cıncık inceledik evi. Tüm hocadan muzdarip öğrenciler gibi üstümüze bu kadar fazla gelinince ve de Enis hocamız eklektik (araklama) Mimariye çok karşı olduğundan(!)bu evin özgün tasarımının öykündüğü Frank Lyod Wright yapılarını da bulduk.Daha sonra atölye şefliğini yaptığım yaşayan en büyük Türk Mimar ve Şehir planlamacısı Behruz Çinici’nin içinde okuduğumuz dönemin başeseri Mimarlık Fakültesi Binası’nın Japon Mimar Kenzo Tange yapılarına benzerliğini derslerinde ve kitaplarında sergileyen, hocalığı müthiş ama uygulaması pek zayıf Enis hocanın da tek uygulaması Tuzla’da “öykünmenin karşı konulamaz çekiciliğine” düşmüş olmasını yakalamış olmak da ayrı bir keyif veririrdi bize.
Gel zaman git zaman…Notu kıt,ne yapsak dünyadan yapılmış örneğini önümüze koyarak şevkimizi kıran,Enis hocamıza esas azizliği ”Doktorların hataları toprak altında Mimarların ki ise göz önüne kalır ve fakat birileri onu düzeltir” yazılmamış yasası gereği kullanıcı Gogen ailesi yaptı.67’de yapılmış bu villa hala duruyor ama ilk yapımıyla yakından uzaktan alakası yok. Kavisli salon tavanı ve kuzey cephesine cephe gösterişi uğruna yapılmış güneş kırıcılar(!) olmasa öğrenciliğimin kabusunu tanıyamıyacaktım. Gogen’ler yıllar içinde gıdım gıdım orasını burasını Petroçelli vari kurcalayarak evi kendi beğenilerine göre şekillendirmişler. ”Kaybolan İstanbulum” kitabıyla benzeri Mimari deformasyondan yakınan hocam kendi yaptığı evi kaybetmiş...”Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” durumu var anlayacağınız.Aslından ev son haliyle daha güzel de olmuş dersem hiç abartmış olmam ama baştan yapımda(!)müellif Mimarına danışma gereği duyulmamasının entellektüel etikle bağdaşmadığını söylemeden geçemem.Mesleğin ikonu olmuş ilk megaron’un (tek tarafı açık üzeri kapalı bilinen ilk insan barınağı) yapımından bu yana Mimarlık mesleği kullanıcı sultasını hoş görüyle karşılamak zorunda kalmıştır...Müşteri daima haklıdır.
Kalemi kuvvetli,Mimarlık eğitimine katkıları yadsınamayacak hocamın kitapları mesela “Mimarlık Antolijisi” Mimarlıkla ilgili herşeyin adresi YEM Yayınlarında çıkmıştır. Kendini Mimarlığa ait her bilgiyi yayma ve paylaşmaya adamış Doğan Hasol bu kez önlüksüz Mimarlara manuel hazırlayarak ellerini daha da kuvvetlendirmiş.
Yapı Endüstrisi Yayınları Mimarlık dilini “cep”e koyarak Mimarlar ve kendini Mimar hissedenler için “Mimarlık Cep Sözlüğü”nü çıkardı. Yaklaşık 3.000 maddeden oluşan sözlükte açıklamaları desteklemek amacıyla 438 adet siyah-beyaz çizim ve fotoğraf bulunan kitap tam anlamıyla her eve lazım türünden.
Artık İZM’ini de ceplerinde bulan, Barok’du Gotik’di paralamaya bayılan, alaylı Mimarları kimse tutamaz...
YEM Yayınları220 sayfa,448 adet siyah beyaz çizim ve fotoğraf, www.yemkitabevi.com
28 Kasım 2009 Cumartesi
13 Kasım 2009 Cuma
GENEL KOORDİNATÖR OLABİLMEK!..Yücel Yener "İkide birde yazıyorsun, şöyle olmalı.. Böyle olmalı.. Madem bu kadar biliyorsun gel yap" dedi, telefonda.. Gene TRT'ye fena halde giydirmişim.. O TRT, bugünkünün yanında zemzemle yıkanmıştı ya.. Neyse.. "TRT Kamu televizyonudur. Halkın vergileri ile yaşar.. Bu paraları ona öderiz ki, reyting korkusu olmasın, reklama muhtaç kalmasın, halkın gelişimine katkıda bulunacak programlar yapsın. BBC gibi olsun" diye.. Pazar öğleden sonrayı bize bıraktı Yücel.. Tele Pazar öyle başladı.. Özel TV'lerin hiç yüz vermediği kültür ve sanat konularını, mesela tiyatroları, sergileri anlatan, özel TV'lerde rastlanmaz olan Türk Sanat ve Türk Halk Müziğine, bu arada tabii klasiğe yer veren, özel TV'lerin haberdar olmadığı spor dallarını ekrana getiren, genç sanatçıları bulup çıkaran, destek olan, keyiflendiren, eğlendiren bir program yapmak kolay iş değil.. Hele de bize ayrılan komik bütçe ile.. 3.5 saatlik canlı yayının bütçesi 6 milyar lira.. Canlı orkestrası, para ile gelen seyircileri dahil.. Ayni TRT, bir eğlence programının sunucusuna 5 milyar veriyor, o sıralar.. Bir de ihbar edildik. Cumhurbaşkanlığı Denetçileri geldiler, her şeyimize baktılar.. Yücel "Tele- Pazar ekibi, kabak çekirdeği parasına çalışıyor" derken.. Neyse.. Başka şey anlatmak istiyorum.. En az 20 kişilik bir ekibiz.. Haftalık konuklarla 30'u buluyor.. 3.5 saat canlı yayın.. A'dan Z'ye müthiş bir bürokrasi gerek.. Stüdyo, kameramanlar, yönetmen, dekorcu, makyajcı, en beteri denetçiler TRT'nin.. TRT ile ilişkiler var.. Her gün saatler alacak bir bürokrasi, planlama.. Çaba.. Benim vaktim mi var.. Pazar canlı yayın sırasında orda olabilirim. Tatilimden vazgeçip. Haftada bir öğleden sonramı da ancak ayırırım. Geçmiş haftanın eleştirisi ve gelecek haftanın ana hatlarını konuşmak için.. Ötesi.. O tonla işi kim yapacak?.. Bu ekibi kim elinde tutacak, yönetecek?.. TRT'yle, sponsorlarla, konuklarla ilişkileri kim sağlayacak, sürdürecek.. Her şeyin ve herkesin doğru zamanda ve doğru yerde olmasını kim sağlayacak?. Tonla masa başı işini kim yürütecek?. Bir an düşünmedim, Ünal Özüak'ı Tele Pazar Genel Koordinatörlüğüne getirirken.. Turgut Özal'ın "İslim arkadan gelsin" günlerindeki o müthiş günlerinde, Ataköy, Ataşehir, Bahçeşehirler yaratılırken, inşaat işlerini fiilen yöneten, 2 bin kişiye kumanda eden ve yapılan bütün işleri kurallar içinde gerçekleştirip, o ünlü Engin Civan olayları sırasında aleyhine açılan bütün davalardan beraat eden Ünal Özüak.. Yakın arkadaşım. Yakından tanıyorum. Güveniyorum. TRT Genel Müdürü Yücel Yener'in "Yücel" diyecek kadar yakın arkadaşı.. TRT İstanbul Bölge Müdürüne de "Orhan" diyor.. (Ertenhan.) Yani kriz anlarında doğrudan en tepeye ulaşıp çözme olanakları da var.. Ben Tele- Pazar'ın beyniydim.. A'dan Z'ye benim kafamdan çıktı.. Her şeyi ama her şeyi ben düşündüm.. Ama başarının yüzde 80'i, Ünal'ındı.. Her şey onun sayesinde öyle tıkır tıkır işliyordu ki, ben canlı yayınlanan 3.5 saat dışında hiçbir şeyi düşünme, hiçbir şeyle uğraşma zorunda kalmıyordum.. Ünal'ın 3.5 saatlik canlı yayınının en sorumlu yerine gelirken, 1 dakikalık televizyon deneyimi yoktu. Amatör bir kaç yazı dışında gazeteci bile değildi. Mesleği mimarlıktı. İletişimle alakası yoktu.. Hiç kimse de çıkıp "Televizyonun T' sini bilmeyen bu adam 3.5 saatlik canlı yayınının nasıl Genel Koordinatörü olur" demedi. Diyemezdi. Çünkü ondan beklenen televizyonculuk değil, yöneticilikti. Bunu da harika yapıyordu. *** Mehmet Aslan, bu ülkede bir Olimpiyatta tüm sporları rahatlıkla, ilgiyle ve bilerek izleyebilecek birkaç spor yazarından biridir. Futbol değil, gerçek spor adamıdır. Çıkardığı Hürriyet Spor eki ile nasıl bir Spor, gerçek spor müdürü olacağının işaretini de vermiştir. Esat Yılmaer'in görevden ayrılmasından sonra, Hürriyet'in Spor sayfaları, işte bu en çok hak eden, oraya en layık olan kişiye emanet edilmiştir. Hürriyet'in fiili spor müdürü, Mehmet Aslan'dır.. Peki Ercan Saatçi?.. O işte Genel Koordinatördür.. Yani, Mehmet'in Ünal'ı.. Mehmet'in sırtından bürokratik yükü alacak, onu sadece sayfalarla ilgilenmesi düşünmesi ve yaratması için serbest bırakacak, bu arada, üst kademe ile ilişkilerde, acil sorunların çözülmesinde büyük kolaylık sağlayacak kişidir, Ercan.. Mehmet'in desteğidir. Kalkanıdır. Kaldıracıdır. Yani, gazeteci, spor yazarı değil, yönetici olması gereken adamdır. Bu ülkede gece, bakkal, manav, balıkçı, meyhaneci yatanlar, ertesi sabah spor yazarı kalkarken ses etmeyenlerin şimdi, Hürriyet yıllardan beri ilk kez gerçek bir Spor Müdürü tarafından yönetilirken, bulanık suda balık avlayarak, bir kaşık suda fırtınalar yaratarak, olayları saptırarak, saldırıya geçmelerini, işin iç yüzünü bilmeyenler anlamaz.. Ama "Bunları bitirin" işaretini ve "Saldırın" emrini kimlerin, nerden ve niçin verdiklerini bilen ben, kül yutmam.. Bu ülkede, basın özgürlüğünü, gerçek basın özgürlüğünü savunacak birileri olmalı.. Kulüp başkan ve yöneticilerinin gazetelerin içişlerine bu kadar burunlarını soktukları, hoşlarına gitmeyenlerin kellesini almak için tezgahlara girdikleri ve de hele başarılı oldukları ülkelerde, özgür spor basınından söz edilemez. Elim kalem tuttukça bu tezgahlara çomak sokacak, fincancı katırlarını hep ürküteceğim. Bu böyle biline.. SABAH
6 Ekim 2009 Salı
masonluğa methiye
masonluk açılım ve saçılımı...
Masonluğun ucundan kaldırıp içine bakanların ilk tepkisi “roman gibi yahu”dur.İşte bunu kaşımışlar. Masonluğun roman/senaryosunu yazmışlar. The Lost Symbol/ Kayıp Sembol Dünya Masonluğunun harici aleme açılım paketinin parçası olarak Dan Brown müessesesi’ne ısmarlanmış. Şundan sebep müessese diyorum; Arkasında öylesi bir kurumsal pazarlama kurgusu var ki.. İnanılmaz. İnternet üzerinden kitap önsözünde bahsedilen linklere ulaştığınızda anında e-satınalmayla t-shirt’üne varana kadar almanız, sanal müzelere girerek dolaşmanız mümkün. Yayınlanmasının Başkan Obama’nın tv showlarında özel el sıkmalarınından yakalanarak Masonluğunun tartışıldığı günlere denk gelmesi de ne denli güzel pazarlandığının göstergesi.
Önceki çok satanları Da Vinçi’nin Şifresi ve Melekler ve Şeytanlar’ın da Masonik motiflere yer veren Brown bu kez olay kurgusunu Amerika Birleşik Devletlerinin kurucusu ünlü Masonlar’ın mimarı oldukları başkent Washington DC.de ki sayısız mason mekanlarına odaklamış. Capitol Hill’den CIA Genel Merkezi önünde ki Krypto anıtına kadar saymakla bitmez mekanlar arasında bilinmezlikler yumağına sarıyorlar okuyanı. Okuyan demekte hafif kalır...araştıranı demek daha doğru. Divana uzanıp okunası kitap değil. O kadar çok krypto var ki hemen her sayfada tıklayıp internette sörf yaparak ilişkilisini bulmanız gerekiyor.
Kitap tüm resmi Mason sitelerinin, Ruh-bilim Enstitülerinin baştacı. Nasıl olmasın? Masonların özünde,”sembollerle ifade edilen allegori peçesiyle örtülü ahlak sistemlerini ” macera romanı olarak popüler dünyaya taşımış. Büyük üstadlarının, Amerikan tarihini 17.ci asır İngiltere’sinden taşıdıkları ritüellere uygun şekilde yazmış/inşaa etmiş olmalarından gurur duyuyorlar.Başta Amerikanın babası denilen George Washington olmak üzere Bağımsızlık Bildirgesini imzalayan Ülke kurucularının hemen tamamı ve bu güne kadar ki başkanların onbeşi mason.Baba ilk planlamayı kendisi de mason olan şehrin mimarı Pierre Charles L'Enfant’a vermiş ve yerleşim planı mason mabedinin planına göre uyarlanmış.Yıllar içinde yapılan binalar bu şemaya göre konuşlandırılmış ve her bina masonik motiflerle şekillenmiş. Masonluğun en büyük derecesi olan 33 Ulusal Katedral/Washington National Katedral’in üstünde yükseldiği kolonların sayısı ve 33 kata eşdeğer yüksekliğinde gözüküyor. İskoç rithinin mabedi House of Temple ve içerisinde Masonluğun ABD tarihinde ki yerinin sergilendiği George Washington Masonic Monument kentin yüzük taşları. United States Capitol binasının tüm toplantı odaları başlı başına mason mabedi olarak tasarlanmış.Kahramanımız şifre uzmanı Prof.Robert Langdon ABD’nin ülke mührünün/State Seal yıllardır konuşulan sırrında çözüyor.
Masonik piramiti Musevi yıldızla birleştirip köşe harflerin şifre karşılığını koyarak MASON sözcüğüyle başbaşa bırakıyor bizi.Piramidin en altında roma rakamıyla bir tarih yazmaktadır..."MDCCLXXVI" M:1000 D:500 C:100 L:50 X:10 V:5 I:1 ise bu tarih; 1776 Yani ABD'nin doğum günü ve aynı zamanda İllumunati’nin kuruluşu (1mayıs1776)dur.
Aslını ararsanız film senaryosunu da eş zamanlı yazmış Brown. Romanı okurken Brown’ın karakter tasvirleri eşliğinde internetten mekanları da indirdiniz mi filmi interaktif çekiyor,olaya katılıyorsunuz bir anlamda. Bizim F tipi ceza evlerini de bulaştırmak suretiyle,fena halde İndiana Jones havasına soktuğu potborisine bir tutam Midnight Express’de katmış.
Geçtiği mekanlarını doyumsayarak gezmiş olduğum için bana ayrıca büyük keyif veren thriller kıvamındaki roman tam bir masonik teaser campaing/ kısa açıklamalarla merak uyandırmayı amaçlayan reklam kampanyası. Heyecan üst noktada tutulurken Masonluğa ait özendirici bilgiler soluk soluğa belleğinize kaydırılıyor.Kayıp Sembol adeta Masonluğun el-romanı.
Masonluk gizli mi yoksa kendine özgü gizleri olan örgüt müdür? Bir takım yaşlı adamlar bir arada toplanır sembolerin gizemli havasında felsefe yaparak boş zaman mı değerlendirirler? Yoksa uluslararası derin güç odaklarının yoğuştuğu mahveller midir Mason mabetleri?
Bu sorular ucu açıkta bırakılarak usunuza vuruluyor.
Bakın ben karışmam... İçiniz dışınız Masonluk dolduktan sonra “Vay anasına!” da, “Hay anasını...! ”da diyebilirsiniz.. Kitabı kafama atmaca yok.
Masonluğun ucundan kaldırıp içine bakanların ilk tepkisi “roman gibi yahu”dur.İşte bunu kaşımışlar. Masonluğun roman/senaryosunu yazmışlar. The Lost Symbol/ Kayıp Sembol Dünya Masonluğunun harici aleme açılım paketinin parçası olarak Dan Brown müessesesi’ne ısmarlanmış. Şundan sebep müessese diyorum; Arkasında öylesi bir kurumsal pazarlama kurgusu var ki.. İnanılmaz. İnternet üzerinden kitap önsözünde bahsedilen linklere ulaştığınızda anında e-satınalmayla t-shirt’üne varana kadar almanız, sanal müzelere girerek dolaşmanız mümkün. Yayınlanmasının Başkan Obama’nın tv showlarında özel el sıkmalarınından yakalanarak Masonluğunun tartışıldığı günlere denk gelmesi de ne denli güzel pazarlandığının göstergesi.
Önceki çok satanları Da Vinçi’nin Şifresi ve Melekler ve Şeytanlar’ın da Masonik motiflere yer veren Brown bu kez olay kurgusunu Amerika Birleşik Devletlerinin kurucusu ünlü Masonlar’ın mimarı oldukları başkent Washington DC.de ki sayısız mason mekanlarına odaklamış. Capitol Hill’den CIA Genel Merkezi önünde ki Krypto anıtına kadar saymakla bitmez mekanlar arasında bilinmezlikler yumağına sarıyorlar okuyanı. Okuyan demekte hafif kalır...araştıranı demek daha doğru. Divana uzanıp okunası kitap değil. O kadar çok krypto var ki hemen her sayfada tıklayıp internette sörf yaparak ilişkilisini bulmanız gerekiyor.
Kitap tüm resmi Mason sitelerinin, Ruh-bilim Enstitülerinin baştacı. Nasıl olmasın? Masonların özünde,”sembollerle ifade edilen allegori peçesiyle örtülü ahlak sistemlerini ” macera romanı olarak popüler dünyaya taşımış. Büyük üstadlarının, Amerikan tarihini 17.ci asır İngiltere’sinden taşıdıkları ritüellere uygun şekilde yazmış/inşaa etmiş olmalarından gurur duyuyorlar.Başta Amerikanın babası denilen George Washington olmak üzere Bağımsızlık Bildirgesini imzalayan Ülke kurucularının hemen tamamı ve bu güne kadar ki başkanların onbeşi mason.Baba ilk planlamayı kendisi de mason olan şehrin mimarı Pierre Charles L'Enfant’a vermiş ve yerleşim planı mason mabedinin planına göre uyarlanmış.Yıllar içinde yapılan binalar bu şemaya göre konuşlandırılmış ve her bina masonik motiflerle şekillenmiş. Masonluğun en büyük derecesi olan 33 Ulusal Katedral/Washington National Katedral’in üstünde yükseldiği kolonların sayısı ve 33 kata eşdeğer yüksekliğinde gözüküyor. İskoç rithinin mabedi House of Temple ve içerisinde Masonluğun ABD tarihinde ki yerinin sergilendiği George Washington Masonic Monument kentin yüzük taşları. United States Capitol binasının tüm toplantı odaları başlı başına mason mabedi olarak tasarlanmış.Kahramanımız şifre uzmanı Prof.Robert Langdon ABD’nin ülke mührünün/State Seal yıllardır konuşulan sırrında çözüyor.
Masonik piramiti Musevi yıldızla birleştirip köşe harflerin şifre karşılığını koyarak MASON sözcüğüyle başbaşa bırakıyor bizi.Piramidin en altında roma rakamıyla bir tarih yazmaktadır..."MDCCLXXVI" M:1000 D:500 C:100 L:50 X:10 V:5 I:1 ise bu tarih; 1776 Yani ABD'nin doğum günü ve aynı zamanda İllumunati’nin kuruluşu (1mayıs1776)dur.
Aslını ararsanız film senaryosunu da eş zamanlı yazmış Brown. Romanı okurken Brown’ın karakter tasvirleri eşliğinde internetten mekanları da indirdiniz mi filmi interaktif çekiyor,olaya katılıyorsunuz bir anlamda. Bizim F tipi ceza evlerini de bulaştırmak suretiyle,fena halde İndiana Jones havasına soktuğu potborisine bir tutam Midnight Express’de katmış.
Geçtiği mekanlarını doyumsayarak gezmiş olduğum için bana ayrıca büyük keyif veren thriller kıvamındaki roman tam bir masonik teaser campaing/ kısa açıklamalarla merak uyandırmayı amaçlayan reklam kampanyası. Heyecan üst noktada tutulurken Masonluğa ait özendirici bilgiler soluk soluğa belleğinize kaydırılıyor.Kayıp Sembol adeta Masonluğun el-romanı.
Masonluk gizli mi yoksa kendine özgü gizleri olan örgüt müdür? Bir takım yaşlı adamlar bir arada toplanır sembolerin gizemli havasında felsefe yaparak boş zaman mı değerlendirirler? Yoksa uluslararası derin güç odaklarının yoğuştuğu mahveller midir Mason mabetleri?
Bu sorular ucu açıkta bırakılarak usunuza vuruluyor.
Bakın ben karışmam... İçiniz dışınız Masonluk dolduktan sonra “Vay anasına!” da, “Hay anasını...! ”da diyebilirsiniz.. Kitabı kafama atmaca yok.
6 Mart 2009 Cuma
Eskiye Rağbet Olsa..
Haber: Sabah Gazetesi / Ünal ÖZÜAK
21.05.2008
Atatürk'ün direktifleri ile 1930 yılında Fransız uzmanlar tarafından kurulan "Mecidiyeköy Likör ve Kanyak" fabrikasının satılması, yenisini yapmak için modern mimarlık mirasının önemli yapılarının yıkılıp yıkılmaması tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.Fabrikanın mimarı, mimaride kübizm akımının Le Corbusier ile birlikte öncülerinden olan Robert Mallet-Stevens.. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkiye'ye davet edilmiş.. Döneminin en önemli Fransız mimarlarından biri. Onun Fransa dışındaki tek eseri olan fabrika, aynı zamanda İstanbul'un ilk sanayi yapılarından biri olma özelliğini taşıyor.Fransa, önemini ölümünden altmış sene sonra kabul ettiği mimarı için Paris Pompidou Kültür Merkezi'nde 27 Nisan29 Ağustos tarihleri arasında açık kalacak bir sergi düzenledi. Ne gariptir ki bugün eserleri sergilenmekte olan Robert MalletStevens 1927'de Paris'in 16. Bölgesi'nde adını taşıyan sokağa, kübizm esintileri taşıyan bahçe içinde beş ayrı konut yapmış. Döneminde "Birbirinden bağımsız olmakla beraber içiçe, sırt sırta, ortak yeşil alanlar yaratarak aynı mimari dil ve hatlarla ilişkilendirerek tasarlanmış" diye göklere çıkarılan evlerin yerinde bugün yeller esiyor."Miadını doldurmuş yapılar kültürel miras olarak saklanmalı mı yoksa yaşamsal gelişim ve ihtiyaçlara paralel olarak yerlerini çağdaş yapılara mı terk etmeliler" sorgulamasının bir başka örneği de gene Fransa'dan.1977'de Paris'in simgesi, yaşamının büyük parçası tarihi Hal Binaları'nı yıkıp yerine Renze Piano ve Richard Rogers'ın uçuk kaçık dışavurumcu Pompidou Kültür Merkezi' ni yaptılar. Entelektüel ortamda çok tartışıldı ama bugün Paris'in simgelerinden biri bu bina artık..Yooo!.. Hayır!.. "Onlar saygı göstermemişler ki biz gösterelim" diye vermedim bu örnekleri. Eşyanın tabiatında vardır değişim.Atatürk Kültür Merkezi, Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu ve Likör Fabrikası da değişen yaşam biçimlerinin ihtiyaçları doğrultusunda değişmelidir.Mecidiyeköy artık sanayi bölgesi olmadığına, mimari de sokak tanımlamasıyla "Yaşamsal fonksiyonlara kabuk giydirme sanatı" olduğuna göre bu bölgede yapısal planlamada fonksiyonunu yitirmiş fabrika binasının varlığı ihmal edilebilir. Ehem mi mühime tercih etmekte kurgusal zekâ gerektirir.Kent mobilyası, ikonu olabilecek çağdaş yeni bir heykelsi Kültür Merkezi Yapısı, dökülen AKM'den çok daha yakışır 2010 Kültür Başkenti İstanbul'a. Fuar için yapılmış geçici barakadan bozma Muhsin Ertuğrul çirkinliğinin yerine, çağdaş bir Kültür Merkezi ve Tiyatrosu'nun yükselmesinin güzelliği gibi..İleriye bakarken gerimizi kollayalım ama lütfen akıl ve mantık çerçevesinde.
Haber: Sabah Gazetesi / Ünal ÖZÜAK
21.05.2008
Atatürk'ün direktifleri ile 1930 yılında Fransız uzmanlar tarafından kurulan "Mecidiyeköy Likör ve Kanyak" fabrikasının satılması, yenisini yapmak için modern mimarlık mirasının önemli yapılarının yıkılıp yıkılmaması tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.Fabrikanın mimarı, mimaride kübizm akımının Le Corbusier ile birlikte öncülerinden olan Robert Mallet-Stevens.. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkiye'ye davet edilmiş.. Döneminin en önemli Fransız mimarlarından biri. Onun Fransa dışındaki tek eseri olan fabrika, aynı zamanda İstanbul'un ilk sanayi yapılarından biri olma özelliğini taşıyor.Fransa, önemini ölümünden altmış sene sonra kabul ettiği mimarı için Paris Pompidou Kültür Merkezi'nde 27 Nisan29 Ağustos tarihleri arasında açık kalacak bir sergi düzenledi. Ne gariptir ki bugün eserleri sergilenmekte olan Robert MalletStevens 1927'de Paris'in 16. Bölgesi'nde adını taşıyan sokağa, kübizm esintileri taşıyan bahçe içinde beş ayrı konut yapmış. Döneminde "Birbirinden bağımsız olmakla beraber içiçe, sırt sırta, ortak yeşil alanlar yaratarak aynı mimari dil ve hatlarla ilişkilendirerek tasarlanmış" diye göklere çıkarılan evlerin yerinde bugün yeller esiyor."Miadını doldurmuş yapılar kültürel miras olarak saklanmalı mı yoksa yaşamsal gelişim ve ihtiyaçlara paralel olarak yerlerini çağdaş yapılara mı terk etmeliler" sorgulamasının bir başka örneği de gene Fransa'dan.1977'de Paris'in simgesi, yaşamının büyük parçası tarihi Hal Binaları'nı yıkıp yerine Renze Piano ve Richard Rogers'ın uçuk kaçık dışavurumcu Pompidou Kültür Merkezi' ni yaptılar. Entelektüel ortamda çok tartışıldı ama bugün Paris'in simgelerinden biri bu bina artık..Yooo!.. Hayır!.. "Onlar saygı göstermemişler ki biz gösterelim" diye vermedim bu örnekleri. Eşyanın tabiatında vardır değişim.Atatürk Kültür Merkezi, Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu ve Likör Fabrikası da değişen yaşam biçimlerinin ihtiyaçları doğrultusunda değişmelidir.Mecidiyeköy artık sanayi bölgesi olmadığına, mimari de sokak tanımlamasıyla "Yaşamsal fonksiyonlara kabuk giydirme sanatı" olduğuna göre bu bölgede yapısal planlamada fonksiyonunu yitirmiş fabrika binasının varlığı ihmal edilebilir. Ehem mi mühime tercih etmekte kurgusal zekâ gerektirir.Kent mobilyası, ikonu olabilecek çağdaş yeni bir heykelsi Kültür Merkezi Yapısı, dökülen AKM'den çok daha yakışır 2010 Kültür Başkenti İstanbul'a. Fuar için yapılmış geçici barakadan bozma Muhsin Ertuğrul çirkinliğinin yerine, çağdaş bir Kültür Merkezi ve Tiyatrosu'nun yükselmesinin güzelliği gibi..İleriye bakarken gerimizi kollayalım ama lütfen akıl ve mantık çerçevesinde.
5 Mart 2009 Perşembe
Mimarlık savaşçısını kaybetti
Dünyada üç Ağa Han Mimarlık Ödülü almış tek mimar olan Turgut Cansever,vefat etti.Usta için literal anlamda ölümsüzlük moduna geçti demek daha doğru olur. Doktorların eserleri toprağın altında kalır, usta mimarların ki öyle mi ya? Ömür boyu savunusu,eleştirmenlerle mücadelesi sürer gider.
Cansever Türk Mimarlığını çok severdi. Ömrünü “can”ından çok “sevdiği” mimarlığın toplum yaşamında yasal zemine oturtulmasına vakfetti. Mimar olarak yaptıkları kadar mimarlık mesleği için yaptıkları tüm Mimar Odalarının bugüne kadar yaptıklarından fazladır.
Mektebi Sultani ve Güzel Sanatlar Akademisi ve Fransız ekolü homuruyla yoğrulmuş Cansever usta Sedat Hakkı Eldem çıraklığıyla Avrupa’da geçen dolum yılları ardından, 58'de Beyazit Meydanı tasarımına başladı. Bu çalışma, onu kent, imar, koruma alanında mücadele vermeye yönlendirdi. Bu alanlarda kısa süreli pek çok görev aldı. Marmara Bölgesi Planlama Teşkilatı Başkanlığı ve 61’de İstanbul Belediyesi Planlama Müdürlüğü;75’te Dünya Bankası İstanbul Metropol Planlama Projesi’ne başkanlık; Aynı yıllarda Avrupa Konseyi Türk Delegasyonu Üyeliği; İstanbul Belediyesi’nde, Ankara Belediyesi metropol planlama, yeni yerleşmeler, kent merkezleri ve koruma danışmanlığı.ODTÜ Kampus Uluslararası yarışmasını kazanmasına karşın işin ona verilmemesinin de kamçıladığı..yazarak,çizerek Mimar benliğini topluma anlatma ve “müellif haklarını kayıt altına,kanunlar kapsamına aldırma” kavgasıyla dolu yıllar..Projeler ..Yarışmalar. yılından beri, Ödülleri ile ödüllendiriliyor
1977 yılından beri her üç yılda İslam kültürünü başarıyla yorumlayan çağdaş tasarım, sosyal konut, toplumsal gelişim, restarasyon, yeniden kullanım ve bölgesel koruma projelerini kapsayan mimarlık ürünlerine verilen,mimarlığın Oskarı sayılan Ağa Han Mimarlık Ödüllerinin ilk ikisini Türk Tarih Kurumu binası ve Ahmet Ertegün Evi yenilemesi ile alan usta, Bodrum'un 9km. kuzeyindeki Mandalya Koyu'nda toplam 3 otel ve 500 evden oluşan; Demir Evleri Projesi ile hat trick yaptı ve üç kez Ağa Han Mimarlık Ödülü almış dünyadaki tek mimar ünvanını kazandı.Makale yoğun düşünsel dünyasını geçen yıl ki Mimar Sinan baş eseriyle taçlandırdı.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden “Osmanlı ve Selçuklu Mimarisinde Sütun Başlıkları” adlı teziyle sanat tarihi doktoru, “Modern Mimarinin Sorunları” adlı tezi ile doçent ünvanını bulunan Cansever, bu yıl, Türk kültür ve sanat yaşamına önemli katkılarda bulunan, ülkemiz kültür ve sanatının yücelmesine çalışan kişi ve kurumlara verilen "Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü"ne de değer bulunarak aramızdan ayrıldı.Nur içinde yatsın.
Ünal Özüak/ MİMARLIK
Dünyada üç Ağa Han Mimarlık Ödülü almış tek mimar olan Turgut Cansever,vefat etti.Usta için literal anlamda ölümsüzlük moduna geçti demek daha doğru olur. Doktorların eserleri toprağın altında kalır, usta mimarların ki öyle mi ya? Ömür boyu savunusu,eleştirmenlerle mücadelesi sürer gider.
Cansever Türk Mimarlığını çok severdi. Ömrünü “can”ından çok “sevdiği” mimarlığın toplum yaşamında yasal zemine oturtulmasına vakfetti. Mimar olarak yaptıkları kadar mimarlık mesleği için yaptıkları tüm Mimar Odalarının bugüne kadar yaptıklarından fazladır.
Mektebi Sultani ve Güzel Sanatlar Akademisi ve Fransız ekolü homuruyla yoğrulmuş Cansever usta Sedat Hakkı Eldem çıraklığıyla Avrupa’da geçen dolum yılları ardından, 58'de Beyazit Meydanı tasarımına başladı. Bu çalışma, onu kent, imar, koruma alanında mücadele vermeye yönlendirdi. Bu alanlarda kısa süreli pek çok görev aldı. Marmara Bölgesi Planlama Teşkilatı Başkanlığı ve 61’de İstanbul Belediyesi Planlama Müdürlüğü;75’te Dünya Bankası İstanbul Metropol Planlama Projesi’ne başkanlık; Aynı yıllarda Avrupa Konseyi Türk Delegasyonu Üyeliği; İstanbul Belediyesi’nde, Ankara Belediyesi metropol planlama, yeni yerleşmeler, kent merkezleri ve koruma danışmanlığı.ODTÜ Kampus Uluslararası yarışmasını kazanmasına karşın işin ona verilmemesinin de kamçıladığı..yazarak,çizerek Mimar benliğini topluma anlatma ve “müellif haklarını kayıt altına,kanunlar kapsamına aldırma” kavgasıyla dolu yıllar..Projeler ..Yarışmalar. yılından beri, Ödülleri ile ödüllendiriliyor
1977 yılından beri her üç yılda İslam kültürünü başarıyla yorumlayan çağdaş tasarım, sosyal konut, toplumsal gelişim, restarasyon, yeniden kullanım ve bölgesel koruma projelerini kapsayan mimarlık ürünlerine verilen,mimarlığın Oskarı sayılan Ağa Han Mimarlık Ödüllerinin ilk ikisini Türk Tarih Kurumu binası ve Ahmet Ertegün Evi yenilemesi ile alan usta, Bodrum'un 9km. kuzeyindeki Mandalya Koyu'nda toplam 3 otel ve 500 evden oluşan; Demir Evleri Projesi ile hat trick yaptı ve üç kez Ağa Han Mimarlık Ödülü almış dünyadaki tek mimar ünvanını kazandı.Makale yoğun düşünsel dünyasını geçen yıl ki Mimar Sinan baş eseriyle taçlandırdı.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden “Osmanlı ve Selçuklu Mimarisinde Sütun Başlıkları” adlı teziyle sanat tarihi doktoru, “Modern Mimarinin Sorunları” adlı tezi ile doçent ünvanını bulunan Cansever, bu yıl, Türk kültür ve sanat yaşamına önemli katkılarda bulunan, ülkemiz kültür ve sanatının yücelmesine çalışan kişi ve kurumlara verilen "Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü"ne de değer bulunarak aramızdan ayrıldı.Nur içinde yatsın.
Ünal Özüak/ MİMARLIK
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
