20 Ağustos 2024 Salı

 BEN SİZE FAZLAYIM

Hislerime tercüman olacak, benimmiş gibi imzalayıp, beni anlamakta zorlandığını hissettiklerime armağan edeceğim kitabı buldum sonunda: BEN SİZE FAZLAYIM.   Ahmet Haşim "Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz."(Melâl; hüzün, keder, yorgunluk.) derken ‘Lale Devri Çocukları’ yaşam veteranlarına tercüman olmuş zamanında. Yakınmam şudur ki ‘Z’,‘Y’ ve hatta bizim kuşak babby boom'cularla karşılıklı birbirimizi anlamakta zorluk çekiyoruz. Çünkü kapak lafın dediği gibi 'ben onlara fazlayım.! Dangalaklık ve bilgeliğe saygısızlığa umarsız kalamadığından, 'Boşluk'larını langadanak yüzlerine vuruyorum geriyorum onları. 

https://ozuakyazilari.blogspot.comu tıklayarak tamamı arasından görebileceğiniz 'Hep ipini koparan boğanın yanında oldum' kişisel yakarış yazımda anlattığım gibi ... Bakın ben bu noktaya nasıl geldim: “Federico Fellini "Pisi balığı filetosu hakkında film yapsam, konusu yine kendim olurdum" der. Onun kadar narsist, ben merkezci kabul etmeyin ama 68 kuşağı olarak varoluşçuluk akımının içine doğduğum için, üzerine konuşmak, ne getirdi ne götürdü değerlendirmek bana düşer. Jean Paul Sartre 1938’de “Bulantı”sını yazarken ben henüz ana rahmine düşmemiştim. Kadıköy Maarif Koleji’nde varlığımın ayırdına vardığım, başkaldırının günlüğünü tutmaya başladığım zaman kendimi egzistansiyalizm akımının ortasında buldum. Arı Türkçe kullanma gayreti içinde olarak hemen akıma “varoluşçuluk” sanını yakıştırdım. Varoluşculuk gelenekçi felsefeye başkaldırının, karşı koymanın öyküsüdür. Koyu bireyciliği hayatın merkezine yerleştirir. Herhangi bir düşünce okulundan olmamak, herhangi bir inançlar kümesini, özellikle sistemleri yetersiz görmek, sığlığını, bilgiçliğini, yaşamdan ileri sürerek geleneksel felsefeyi açıkça küçümsemek varoluşçuluğun çıkış noktasıdır. Zamanının ruhuna aykırı olarak bu gergin karşı durma, kişinin kendi kendiyle uğraşmaya odaklanması yepyeni bir şeydi. Taşçı kalemiyle kendi kendini yontar varoluşçu birey. EGZİSTANSİALİZM format attırdı bana anlayacağınız. Maarif’in marşında. ‘Senden aldığım nurla yolumu bulacağım’ der. Tam karakter oluşumu evresinde bulaştım, tanıştım, yaşayarak öğrendim varoluşun sırlarını. Şansıma Vietnam Savaşı’na gitmeyi reddetmiş Amerikan entelektüelleri askerlik görevini Barış gönüllüsü/Amerikan Kültür misyoneri olarak yapmak üzere dünyanın dört bir tarafına dağılmışlardı. Pek çoğu Kadıköy Maarif Kolejinde bizim kısmetimize düştü. İngiliz edebiyatı dersinde 20. yüzyılın önde gelen aydınlarından Jean Paul Sartre’ın “Bulantı”sını, Albert Camus'un “Yabancı”sını okuduk. Üzerlerine münakaşalar yaptık. Günlük biçiminde yazdığı ilk romanı Bulantı’da romanın kahramanı Roquentin'in dünya karşısında duyduğu tiksintiyi anlatıyordu. Bulantı, yansıttığı güçlü bireyci ve toplum karşıtı düşüncelerle, sonradan Sartre'ın felsefesinin temellerini oluşturacak birçok konuya yer veren özgün bir yapıttı. "Varoluş"la yüz yüze gelen Roquentin'in geçirdiği değişimi anlatan Bulantı, varoluşçuluğun kült kitaplarından biri oldu. Düşünsenize delikanlılığa adım attığınız günlerde size bugüne kadar öğretilen tüm kalıpları, dünya görüşlerini, geleneksel ahlak kurallarını. kısaca basmakalıp, kafanıza kakılan, sorgusuz sualsiz uymanız için dayatılan kurallar dizinlerini bir kenara iterek “varoluş özden önce gelir/existence comes before essence” mottosuyla ete kemiğe bürünen ‘Kendini Kendin Kurgula (KKK)’ seçeneği sunuldu bana. Varoluşçu olmazsın da ne yaparsın birader… Ortak özellikleri koyu bireycilik olan akımın babaları; Jaspers, Heidegger, Pascal, Kierkegard, Sartre …azılı Hiristiyanlık düşmanı Nietzche..Bağnaz Grek Ortodoksu Dostoyevski..Rilke, Kafka ve Camus kapsamlı bir kültürel yükleme yaptılar. Yapıtlarında bu yönde mesajlar verdiler. Malum Rus romanı 1000 sayfa okunduktan sonra anlaşılmaya başlanır. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını anlayacağım diye imanım gevredi. Neyse ki ‘Yeraltı Adamı’nda açıkça “İnsanlar her şeyden çok özgürlüklerine değer verirler” ve “Hiç bir şey, mantıklı düşünme yeteneğimiz bile, bize özgürlüğümüzden daha gerekli değildir” dedi de maksadını anladım ustanın. Delikanlılığım süresince ve daima “Değerlerin hiç de insan gerçekliğinden bağımsız mutlak bir yanı yoktur, çünkü bu değerleri yaratan insanın ta kendisidir.” diyen mükemmel varoluşçu Sartre’la haşır neşir olarak aydınlanmanın doruğuna ulaştım. Duvarcı kalemiyle bildiğim gibi yonttum kendimi. Temel felsefemin pratik hayata yansımasını o gün bu gündür varoluşçu olarak yaşıyorum. Yani “I did it my way”!”. Yazının esini kitaba gelince, melankolisi şaşırtıcı bir şamata ile mayalanmış… Mutlaka okumalısınız.

 

Joey Comeau TEFRİKA YAYINLARI

SBN:

9786058397941

 

 

 Şeytan aldı götürdü satamadan getirdi

Kült şiirinde 'Neler yapmadık şu vatan için! Kimimiz öldük; Kimimiz nutuk söyledik' der ORHAN VELİ KANIK... En büyük kültürel dolumumu yaptığım, yatılı Mektebim, Kadıköy Maarif Koleji'nde 'Öz Türkçe akımının' önde gelen temsilcilerindendim. 'Aklıma geleni' değil 'usuma vuranı' söylemeyi ' tercih etmek' yerine 'yeğlerdim'... O günlerde ‘Egzistansiyalizm’ demek daha havalıydı ama Öz Türkçeci de olduğumuz için ‘Varoluşçuluk’ diye tanımladık. Bu bağlamda her daim ‘ilham almış olduğum’ pardon ‘esinlendiğim’ Yüce Atatürk de zamanın ruhuna uygun olarak ‘Güneş Dil Teorisi’ kapsamında Öz Türkçeye çok merak sarmıştı. Ama toplumun geniş kitlesi projeyi satın almayınca 'anlaşılmazlığa düşmemek için' vazgeçti. Augustinus ‘Üç zaman vardır; geçmiş şeylerin şimdiki zamanı, mevcut şeylerin şimdiki zamanı ve müstakbel şeylerin şimdiki zamanı’… Hani ‘İyi şeyler inandığında, daha iyi şeyler sabrettiğinde ve en iyi şeyler hiç vazgeçmediği de gelir’ derler ya .. Acaba Atamız vaz geçmese ya da biz ondan aldığımız bayrağı taşımakta ısrar etsek bugünkü cehalet çukuruna düşmekten kurtulur muyduk? 

Atatürk’ün hemen hemen her Türk vatandaşının ezbere bildiği bir sözü vardır. Okulların Atatürk büstlerinde, kitaplarda ve duvarlarda asılı olan “Türk; öğün, çalış, güven” sözü, içindeki “öğün” kelimesinin hatalı telaffuzundan dolayı sıkça yanlış anlaşılır. Atatürk, sözünün başındaki “Türk” kelimesiyle, Türkiye Cumhuriyeti halkına seslenmiş. Her vatandaşa bir bir ne yapması gerektiğini hatırlatan o kelimeleri sıralamıştı. En çok yanılgının yaşandığı söylem ise “öğün” kelimesi. Zira akıllarda sürekli “övün” olarak canlanması, ancak yazılı çoğu yerde "öğün" ifadesinin geçmesi karmaşaya neden olmuş. “Türk; öğün, çalış, güven” sözü doğru, çünkü "öğün" o yıllarda bugünkü "övün" anlamındaydı. Yanılgılara konu edilen ve öz Türkçe bir kelime olan “öğün” aslında “öğ” kelimesinden türetiliyor. Bu kelime ise “akıl - us”  anlamına geliyor. Kelimelere o dönemlerdeki kullanımıyla getirilen “-ün” eki ise “akıllan, aklını kullan” anlamı kazandırıyor. Aslında "öğün" kelimesi için bu doğru olsa da Atatürk'ün sözünde geçen "öğün" kelimesi "övünmek" anlamında kullanılmıştır. Yani “Türk; öğün, çalış, güven” sözündeki “öğün” kelimesinin anlamı, “övün” kelimesiyle aynıdır.

Öz Türkçe akımının yaygınlaşmamasının nedenleri için Yapay Zeka’da benzeri açıklamaları yaptı: 1. Dil Zenginliğinin Azalması: Öz Türkçe akımı, dildeki yabancı kökenli kelimeleri çıkarmayı ve yerlerine saf Türkçe kelimeler koymayı amaçlıyordu. Bu, dilin zenginliğini ve ifade gücünü azaltabilir, çünkü bazı yabancı kelimeler Türkçede çok yerleşmiş ve anlam açısından derinleşmişti. 2. Alışkanlıklar ve Kültürel Bağlantılar: İnsanlar, alıştıkları kelimeleri ve deyimleri kullanmaya devam ettiler. Yabancı kökenli kelimeler, özellikle eğitim, bilim ve teknoloji alanlarında, çok yerleşik hale gelmişti. 3. Edebiyat ve Medya: Edebiyat ve medya dünyasında, yazarlar ve gazeteciler, okuyucuların daha aşina olduğu ve daha geniş bir kitleye hitap edebilecekleri kelimeleri kullanmayı tercih ettiler. Bu, Öz Türkçe kelimelerin yayılmasını zorlaştırdı. 4. Dilin Evrenselliği: Diller, kültürel etkileşimlerin ve küreselleşmenin bir sonucu olarak sürekli değişir ve gelişir. Farklı dillerden alınan kelimeler, dilin evrenselliğini ve etkileşimini artırır. Öz Türkçe akımı, bu doğal evrime karşı bir duruş sergilediği için yaygın kabul görmedi.5. Eğitim ve Uygulama Zorlukları: Eğitim sisteminde ve günlük hayatta Öz Türkçe kelimelerin öğretilmesi ve benimsenmesi zaman aldı ve bu süreç oldukça zorlayıcı oldu. İnsanlar, alıştıkları dil yapılarını değiştirmekte zorlandılar. Bu nedenler, Öz Türkçe akımının yaygınlaşmamasında etkili olmuştur. Velhasıl SATAMADIK ÖZ TÜRKÇEMİZİ

19 Ağustos 2024 Pazartesi

 BAŞLATMA YAŞLANMANA! YAŞAMANA BAK!

Ünal Özüak

Kadıköy Maarif Kolejinin 66-67-68 yılları mensuplarından bir avuç delikanlı her Perşembe, İstanbul’da bir yerde öğlen yemeğinde buluşup #throwbackthursday yapıyorlar. Onlardan biri ne yapıyorlar anlatıyor…

 


Yaşlanmak değil yaş almakmış hadi oradan sen gel bir de bana sor. Sorulmadan anlatmakta üstüme yoktur. Bunu en güzel Celal Sunay Cemile'nin elleri şiirinde 'Bana ne mi dedin... Nasıl sana ne? Sana ne mi dedin?.. Nasıl bana ne?'’ şeklinde nakaratlamıştır...... Ondan aldığım feyzle üzerime vazife edindim anlatıyorum çünkü içinde yaşamaktayım. Kimin tarafından olduğu beni fazla ilgilendirmiyor ama tanınan zamanı olumlu değerlendirmek yaşlılığın sürdürülebilir olmasını sağlar. Sosyal medyada paylaşılan sahipsiz iletilerden bir tanesinde kimi yaşayarak öğrenmiş (experto credito) ünlüler ve atasözleri şöyle kategorize etmişler yaşlılığın faziletlerini; İyi olan beş eski şey vardı. 1.Bilge ve yaşlı insanlar. 2.Görüşmek için eski arkadaşlar. 3.Isınmak için eski yakacak odun.4.İçilecek eski şaraplar.5.Okunacak eski kitaplar." demişler...Peşinden özlü sözlerini sıralamışlar; Émile A. Faguet; Güzel bir yaşlılığın sırrı yalnızlıkla yapılan onurlu bir anlaşmadan başka bir şey değildir. Gabriel Garcia Marques; Yaşlanmak büyük bir dağa tırmanmak gibidir: Tırmandıkça gücünüz azalır ama bakışlarınız daha özgür, vizyonunuz daha geniş ve dingin olur. İngmar Bergman; Yaşamın ilk kırk yılı bize metni verir; sonraki otuz, yorum. Arthur Schopenhauer; Yaşlılar gençlere güvenmiyor çünkü onlar bir zamanlar gençti. William Shakespeare; Gençler kuralları biliyor ama yaşlılar istisnaları biliyor. Oliver Wendell Holmes; Gençlikte öğreniriz, yaşlılıkta anlarız. Marie von Ebner Eschenbach; İnsanın olgunluğu, çocukluğunda oynadığımız dinginliğe kavuşmasıdır. Frederich Nietzsche; Yaşlı bir adam genç bir adamın yaptığını yapamaz; ama daha iyisini yapar. Çiçero; Konuşmayı öğrenmek iki yıl, susmayı öğrenmek ise altmış yıl alır. Ernest Hemingway; En yaşlı ağaçlar en tatlı meyveyi verir. Alman atasözü; Ailenizde yaşlı bir adam yoksa bir tane edinin. Çin Milenyum Atasözü; Yaşlılık, miras aldıklarımızı alır ve bize hak ettiğimizi verir... Peki ben ve benim arkadaşlarım yaşlanmanın gazına almak için ne yapıyoruz: Daha önce de burada yazdığım gibi yetmişlik yaşam veteranları haftada bir buluşuyoruz…

Tamam da ne yapıyorsunuz diye soracak olursanız? Hiç gökyüzünü boyuyoruz! İçlerinden biri olmaktan iftihar ettiğim, büyük keyif aldığım, Kadıköy Maarif Kolejinin 66-67-68 yılları mensuplarından bir avuç delikanlı her Perşembe, İstanbul’da bir yerde öğlen yemeğinde buluşup #throwbackthursday yapıyoruz. Perşembe anılar canlandırması da diyebilirsiniz buna. Yılda bir yapılan mezuniyet günlerinin haftada bire taşınması gibi sanki. Kendilerine “Perşembe Canavarları” diyen bu oluşumun en büyük özelliği her şeyin kendiliğinden olagelmesi. Gündemi, ajandası, ritüeli, güncel yaşama dair beklentisi olmayan bu toplantıya orda olmaktan zevk alan gönüllüler koşa koşa geliyor, dört beş saati bulan birliktelik yaşıyorlar. Sohbetin şunlar bunlar konuşulmaz, şunlar bunlar konuşulur gibisinden yasakları kuralları da yok. Yıllar yoramamış onları hala yatılı mektep günlerinde ki fresh zekâ ve hazır cevap esprilerini koruyorlar. "Lale Devri Çocuklarıyız Biz... " demeden o kadar günün içindedirler ki yegâne endişeleri toplantı günü 13 sayısını aşıp aşmadıklarıdır mesela. Bugün fena halde umurlarındadır. KMK dan aldıkları feyz ile yollarını bulmuşlardan bahsediyorum. Şaka etmiyorum, sadece bizimki değil tüm liseler o zaman üniversite gibiydiler. Hayata dair tüm iç donanımını lisede tamamlardı insan. Felsefe fenerlerimiz Jean Paul Sartre, Camus idiler. Her hafta toplanmaktan ne anlıyorsunuz? Keyfi nedir bunun? derseniz...Kadıköy Maarif Koleji'nde okuduğumuz yıllarda şu anda içinde bulunduğumuz yaşlar için 'iş bitmiş yaşlar' denilirdi. Son çeyreğinde olduğumuz yaşamımızda 'soluk alınan her günün değerini bilmek adına her Perşembe günü Canavarlar buluşması ötesinde, hala kalkıp gelip bir arada toplanabiliyoruz diye lise sırası sohbet ve muhabbetlerine eşdeğer, güncel gamdan kasavetten uzak, zamanı geri sarıp çocuklaşarak 'bize özgü yerli ve milli! Thanks Giving' 'Şükran Günü' olarak kutluyor/yaşıyoruz. Moral şarj edip yola devam ediyoruz... Herkese hararetle tavsiye ederim…

 

5 Nisan 2020 Pazar

Kadıköy Maarif Koleji vardı bir zamanlar…

Ünal Özüak/kitap

Olmaz böyle şey yoksa rüya mı? dedirten cinsten bir bütünsel anlatım. Kadiköy'ün kronolojik tarihini nehir anlatı kıvamında yazmış bu kez Arif Atılgan.. Semtin gelmişini, geçmişini, ve dahi gelebileceğini ince ince resimlerle bezeyerek, kitabının sayfalarına aktarmış. Mimarın "Evvel Zaman İçinde Yeldeğirmeni" kitabının özgün kalitesini, kendi yaşanmışlıklarımı da 
katarak geçenlerde anlatmıştım. Bu kez yeni kitabı "KADİKÖY'DE ZAMAN"'ın imza gününe gittim ve tanıştım Arif beyle. “Ben mi Yeldeğirmeni’nin, Yeldeğirmeni mi Benim hafızam karıştırıyorum bazen..” diyor ki çok haklı. Arif bey Yeldeğirmeni’nin ete kemiğe bürünmüş hali adeta. Bey'den öte türünün tekne kazıntısı bir eski İstanbul beyefendisi... Dibine kadar Kadıköylü. Bu bahane ile birazdan anlatacağım bizim Kadiköy Maarif Kolejli Profesör Ömer Sadullah gibi çakma değil... Orda doğmuş büyümüş hali hazırda orda yaşayan mukim Kadıköy vatandaşı.... Okursanız Kadıköy zamanlarınıza gark olacaksınız. Arif bey üzerinden yalan dünyaya sitem etmek için iki haso, biri çeyrek KMK'ĺı ben, Bülent Hatipoğlu ve Ömer Sadullah gittik imza gününe. Sitemimiz ve gönül koymamız kitapta hunharca yıkılan Karmelit rahibelerine ait manastır iken Kadıköy Maarif Koleji yapılan tarihi binasından bahsetmemesi....Çünkü ben yanarım yanarım.. Kadıköy Maarif Koleji’min ufak bir renevasyonla kullanılabilecek tarihi binasının yıkılışına seyirci kalışıma yanarım. Hani ayrıcalıklı olma hali varsa şayet o da Kadıköy Maarif Kolejli olmaktır.
1955 yılında, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD ile yakınlaşması ve NATO’ya girmesi nedeniyle, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ortaya konan Maarif Kolejleri projesiyle; Türkiye’nin tüm dünyaya eğitim alanında kendi tavrını koyması amaçlandı. Bu Amerikancı proje ile dil bilen, değerlerine bağlı yurtsever yetişkin insan gücü oluşturulması; bazı yabancı ülkelere ait ya da onlarca desteklenen okullara karşı Anadolu’nun her köşesinden başarılı gençlere ve dezavantajlı kesimlere fırsat eşitliği sağlanarak devlet tarafından ücretsiz eğitim verildi. İlk yıllarda sadece erkek yatılı okulu iken,65 eğitim yılından başlanarak kız ve erkek gündüzlü öğrenciler de alınmıştır.. Nerdeyse tamamı anti emperyalist yetişmiş gençlerden oluşan, 58 yıldır eğitim veren Kadıköy Anadolu Lisesi, bugün sadece Kadıköy’ün değil Türkiye’nin okuludur; Türkiye’nin her yerinden öğrencileri ve mezunları ile bir Türkiye mozaiğidir. 1975 yılında Kadıköy Anadolu Lisesi ismini almıştır ve devrimci şanı yürümektedir.  Manastırdan devşirilmiş canım bina yıkıldı  yerine Bayındırlık tipi ucubeler yapıldı. Eş zamanlı olarak  Kadıköy Maarif Koleji adı  Kadıköy Anadolu Lisesi'ne  çevrildi  ama zarfa değil mazrufa bakınız. Okulun cehaletle uzlaşmaz insan yetiştirme kapasitesi hiç değişmiyor. Bizim 46_64 arası, rock n roll’un altın yıllarında doğan baby boomer/bebek patlaması kuşağından bugün ki kuşağına sirayet eden bir “kolay kabullenmezlikbaşeğmezlik” var ki tadından yenmez.
Maarifli ruhu tuz ruhu değil sizin anlayacağınız.

Kadıköy’de Zaman
K İLETİŞİM
www.kadikoylife.com

29 Mart 2020 Pazar

Yakın geçmişden SONSÖZ yazım
HUZURSUZLUĞUN KİTABI’NI PORTEKİZ’İN KAFKA’SI YAZMIŞ…
TAMAMDA BİRADER ŞİMDİ SIRASI MI DEMEYİN… BUGÜNLERDE YAZABİLECEKLERİM BUNLAR İDARE EDİN.. FERNANDO PESSOA, 1888’DE LİZBON’DA DOĞDU.
Yedi yaşından sonra, üvey babasının konsolos olarak görev yaptığı Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Durban kentinde yetişti. Lizbon’a döndükten sonra, dönemin yenilikçi dergilerinden, özellikle de modernistlerin yayın organı Orpheu’da yazdı ve akımın önde gelen estetik kuramcılarından biri oldu. 1918’de İngilizce şiir kitapları yayınlamaya başladıysa da, Portekizce yazdığı ilk yapıtı Mensagem ancak 1935’de ölümünden bir yıl sonra, olağanüstü zengin düş dünyasıyla ün kazandı. Kendi adının yanı sıra farklı yönlerini yansıtan hayali şairlerin(Alberto Caeiro, Ricardo Reis, Alvaro de Campos, Bernardo Soares adlarıyla değişik bakış açıları ve üsluplardaki yapıtlarıyla ve modernist hareket içinde oynadığı rolle, Portekiz edebiyatına Avrupa çapında önem kazandırdı. 20. yüzyıl Portekiz edebiyatının büyük ismi Fernando Pessoa, sağlığında yayınlanan yapıtları olduysa da, esas olarak ölümünden sonra, yazılarını topladığı sandığın bulunmasıyla ün kazandı. ..
Yüz kişilikli adam..
Yirminci yüzyılın hiç şüphesiz en özgün yazarlarından biri, şiirden öyküye, tiyatro oyunundan düşünce metnine dek edebiyatın her alanında binlerce sayfalık eserleri ve sayısız farklı kişiliği kısa yaşamına sığdırmış olan Portekizli yazar Fernando Pessoa’dır. Pessoa, neredeyse okuma yazma öğrendiği andan ölümüne dek tuttuğu günlüklerle, sayısız not ve elyazmasıyla kendi yaşamını da bir sanat eserine dönüştürmüş ender yazarlardan biridir. Kendi deyimiyle “olaysız” bu yaşamöyküsü, derin ruhsal çalkantılarla dolu, sanatın, edebiyatın ve düşüncenin her alanına müdahaleleriyle şekillenmiş, başlı başına bir yaratı olmayı amaçlamış bir yaşamın öyküsüdür. Mesela;‘Pessoa Pessoa’yı Anlatıyor’, yazarın günlüklerinden notlarından, mektuplarından oluşan, hayali ve gerçek kişilikleriyle kurguladığı metin parçacıklarıyla süslenmiş bir özyaşamöyküsü olarak bize Pessoa’nın dönemlerini, kişiliğini, dünyasını tüm açıklığıyla sunmaktadır. Eserlerinden özenle derlenmiş bir seçki “Anlamaktan Yoruldum”, da “Kaçtığım bütün savaşların yaralarını taşıyorum” ve “Anlamak için kendimi yok ettim” diyen Pessoa’nın yaşamı boyu yarattığı kişilikler, birer takma ad olmaktan çok uzak, her biri kendi yaşam öyküsüne sahip, bambaşka üslup ve felsefelerde yazan “kökteş/ yazarlardır. 27453 metin ve on binlerce sayfa Sayıları yüzü bulan bu “kökteş”lerin en tanınanlarından örneğin Alberto Caeiro 1889’da Lizbon’da doğmuş, ama ömrü boyunca köyde yaşamış ve 1915’de ölmüş, eğitimi ve işi olmayan biriydi. Modern yaşamın karmaşıklığına karşı doğanın yalınlığını savunan geleneksel görüşleri dile getiriyordu. Doktor olan Ricardo Reis 1887’de Oporto’da doğmuş, Cizvit eğitimi görmüş, Latince öğrenmiş, tıp öğreniminden sonra 1919’da kralcı olduğu için Portekiz’i terk ederek Brezilya’ya yerleşmişti. Hüzünlü bir Epikürcü olan Reis, şiirlerinde paganizmi bir ahlak öğretisi olarak savunuyordu. Alvaro de Campos ise 1890’da Tavira’da doğmuş, orta öğretiminden sonra Glasgow’a giderek makine ve gemi mühendisliği okumuştu. Yolculuklara çıkan Campos, Lizbon’da yaşıyor, fütürist görüşlerin etkisi altında dinamik şiirler yazıyordu. Bernardo Soares ise Pessoa’nın baş yapıtı sayılan düz yazı metni HUZURSUZLUĞUN KİTABI’nın yazarıydı. Ustanın hayatı ve yaratımı “kökteş” şairlerin nasıl doğduklarına kısa bir giriş yaptım…Devamı gelecek.. Ama siz isterseniz kendi yazılarından bir derleme olan “Pessoa Pessoa’yı Anlatıyor” kitabını alıp biraz hazırlık yapın..

26 Mart 2020 Perşembe



Totalitarizm çağımızın acı gerçeğimi?
Ünal Özüak
27 Mart 2019 SONSÖZ
BUNCA SOSYAL MEDYA İLETİŞİM OLANAKLARI OLMASINA KARŞIN, BUNDAN YARIM ASIR SONRA NERELERE EVRİLECEK DÜNYAMIZ SÖYLEYEN PEK ÇIKMIYOR. BELKİ DE GÜNÜNÜ KAVRIYAMIYOR KİMSE DE ONDAN. OYSAKİ ESKİ İNSANLARA BAKAR MISINIZ?
Nasıl da görmüşler önlerine, geleceğin edebiyatını yapmışlar, kurguladıkları ütopyaları romanlaştırmışlar. Gelin bugün biraz onlardan feyz alalım. Hatırlayalım, geçen yaz ki yazımda; “Fahrenheit 451”ve George Orwell’in allegorik kitabı “Hayvan Çiftliği” ve “1984” gibi “Karporitizme Başkaldırı Kitaplarının” en çok satanlar listesinde olması tesadüf değildir demiş ve Korporatizm’i Mossolini örneğiyle şöyle anlatmıştım;
Özel mülkiyetin ve bireysel girişimin toplum düzeninin temel koşulu sayıldığı ancak bu olguların katı devlet kontrolünde olduğu, anti-marksist ve anti-liberal ekonomik görüştür.19.yy sonlarında üçüncü bir yol olarak ortaya çıkmış, faşist ve nazist devletlerin gelişmesiyle kendine 20.yy’nin ilk yarısında güçlü bir yer edinmiştir.
Anti-kapitalist bir görüş değildir, sermayeyi destekler. Benito Mussolini döneminde devlet yapısı korporatizm’e göre şekillenmiştir. Korporatizm tek başına diktatörlük anlamına gelmemesine rağmen, Mussolini Parlamento’yu feshederek korporasyonlardan oluşan bir danışma kuruluna dönüştürmüş, yetmemiş gibi bütün korporasyonların başkanını da kendisi olarak ilan ettirmiştir. kimi alanlarda bu başkanlık statüsü yalnızca sembolik bir titr olarak görüldüyse de, Mussolini özellikle bazı korporasyonlarda yönetsel yetkilerini kullanmaktan kaçınmamıştır. 
Eski adamlar bu işi biliyorlardı!
Geçmişi gözden geçirme bağlamında Aldoux Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” ütopik romanını yeni baştan dikkatle okuyunca “Yok artık adam 1932’de kestirmiş mi Dünyanın ne hale geleceğini” oldum. İkinci Dünya Savaşı öncesinde tehlikeli bir şekilde kontrolden çıkmakta olduğunu hissettiği toplumun karmaşasını gösterdiği düşünsel tepkiler hissedildiği romanında Huxley çağdaş toplumun kusurlarını zekice olduğu kadar, acımasızca yargılamış, dahiyane taşlamış.
Bugünü değerlendirebilmek için hararetle okumanızı tavsiye ettiğim kitaba, 2007’de yazdığı önsözünde Margaret Atwood; 20. Yüzyılın ikinci yarısında, iki öngörü kitap gölgesine düşürdü geleceğimize. Bir zalim, beyin yıkayan, totaliter bir devletin korkunç tasavvuruyla George Orwell’in 1949’da yazdığı 1984’dü. Büyük Biraderi, düşünce suçunu, Yeni Konuş’u, bellek deliğini, Sevgi bakanlığı adlı işkence sarayını ve insanların yüzüne sonsuza dek basan bir çizmenin cesaret kırıcı manzarasını bize veren kitap.
Diğeriyse Aldoux Huxley’in farklı ve daha yumuşak bir totalitarizm şeklini sunduğu Yeni Cesur Dünya’ydı(1932); refahın gaddarlıkla değil de mühendislikle, şişelerde büyütülen bebeklerle, hipnoz üzerinden iknayla, üretim çarkının tekerleklerini sürekli döndüren sınırsız tüketimle, yönetimdekiler tarafından dayatılan, cinsel hüsrana ortadan kaldıran rastgele birlikteliklerle, oldukça zeki bir idari sınıf ile basit işlerle sevecek şekilde programlanmış yarım akıllı işçilerin oluşturduğu alt grup arasında değişen, önceden belirlenmiş bir kast sistemiyle ve somayla, yani hiçbir yan etkisi olmaksızın anında mutluluk veren biri ilaçla elde edildiği bir totalitarizm. Margaret Atwood devam ediyor; Cesur Yeni Dünya bakış açınıza göre kusursuz bir dünyayı ütopyası yada onun çirkin bir zattı, bir distopya’dır. (Açklm=Distopik bir toplum otoriter – totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir.).
Yukarda anlatılanlar tanıdık geldi mi?. Yetmedi ise şunlarla dinleyin; Hem Rusya’da ki komünist rejim hem de Almanya’daki Nazi hakimiyeti ütopik bir hayal olarak başlamıştır. Zoraki yeniden eğitim, sürgün meydan, ütopyalar da iktidara karşı koyanlara sunulan olağan seçeneklerdir. Büyük Biraderi sevmediğiniz takdirde payınıza düşen, tıpkı 1984’te olduğu gibi, gözünüze saldıracaklar farelerdir.
Yazımın son sözünü gene Atwood’dan alıntıladım. “Hangi şablon kazanacak diye merak edip durduk. Soğuk savaş sırasında 1984 bir adım önde görünüyordu. Ama Berlin duvarı 1989’da yıkıldığında uzmanlar bir devrin sona erdiğini bildirdi ve alışveriş çılgınlığı zaferle hüküm sürdü. Sorma benzeri bir sürü madde ise halkın arasına sızmıştı bile. Doğru; rastgele cinsel birliktelikler AİDS’ten iyi bir darbe aldı ama her şey göz önüne alındığında uyuşturucuyla desteklenmiş, boş ve güneş bir harcama gösterisindeymişiz gibi görünüyordu: Cesur Yeni Dünya yarışı kazanıyordu.”

25 Mart 2020 Çarşamba

X’ SOLCUYUM DEMENİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ…
Yazar Ünal Özüak - 
21 Mart 2018 SONSÖZ 
‘GELİŞİMİN ETKİSİYLE DÖNÜŞTÜM’ MADRABAZLIĞI ARKASINA SAKLANIP ‘ESKİ SOLCUYUM’ DİYENLERE İFRİT OLUYORUM. NE DEMEK ESKİ SOLCU OLMAK? HELE SOL PRATİK İÇİNDE YER ALMADAN ‘MIŞ GİBİ YAPANLAR’ ÇOK ASABIMI BOZUYOR. ‘X’ DİYE ÖLMÜŞ ŞAHSA DERLER Kİ…
Kendine “eski” solcuyum diyen de karakter iflasından “x” olmuştur zaten. Solculuk; özgür düşünce severlik, bağımsız us düşkünlüğünün özümsenmiş, içtensellenmiş varoluş biçimidir. Eskisi yenisi olmaz. “Ortodoks bir solcu tavrıyla hareket ediyor olabilirim..” diyerek lafa girerek “Komedi bunun neresinde” başlığı atan Uğur Vardan ve “eski solcu arkadaşlarım gene bana kızacak ama Stalin ve SSCB dönemini iyi bilen eski solcu olarak insanlık tarihini en karanlık en, trajik döneminden bahseden filme güzelleme yaparak hararetle tavsiye eden Ertuğrul Özkök.. pencerelerinin dışından seyrettim “Stalin’in Ölümü” filmini. Hakkında yazılanlardan derlediklerimle anlatayım filmi size; “The Thick of It”,“In the Loop” ve “Veep” gibi film ve TV şovlarının senaristliğini ve yönetmenliğini üstlenen politik hiciv ustası Armando Iannucci’nin yeni filmi “The Death of Stalin”; Sovyetler Birliği’nin despot ve diktatör lideri Joseph Stalin’in 1953 yılındaki ölümünün hemen ertesinde iktidar kabinesinde yer alan isimlerin liderlik için girdiği güç çatışmalarını ve kapılı kapılar ardında dönen kirli entrikaları kara komedi yoluyla ekranlara taşıyor.
Yaptığı işlerde, devleti yönetenlerin işlevsizliğini tasvir ederek gerçek yaşam liderliğinin telaşlı doğasına karikatürize bir parlaklık kazandıran Iannucci, The Death of Stalin’de, bir tiranın ölümünden sonra boşalan siyasi iktidar koltuğuna geçmek için türlü dalavereler ve çirkinlikler tezgahlayan politikacıları yakın markaja alıyor. Dünya prömiyerini Toronto Film Festivali’nde gerçekleştiren ve ülkemizde !f İstanbul vesilesiyle ve şimdi Başka Sinema’da izleme fırsatı yakaladığımız film, hem Iannucci meraklılarını tatmin edecek hem de Steve Buscemi ve Jeffrey Tambor gibi yıldız oyuncuların bulunduğu oyuncu kadrosuyla yapımcılarının ticari beklentilerini de karşılayacak gibi duruyor. Özellikle son zamanlarda, ABD’de ve başka birçok ülkede yaşanan biz de de çok yakın gelecekte yaşanması beklenen siyasi kargaşaları ve çekişmeleri de düşününce, hükümetlerin yozlaşmasını ekrana taşıyan böylesi bir kara komedi daha fazla dikkate değer oluyor. Nietzsche’nin söylediği gibi seyredenin entellektüel kapasitesini sonuna kadar doyuran film “Emret Başbakanım” dizilerinde yakalanan soğuk ince iğneleyici espri kıvamında. Fabien Nury ve Thierry Robin’in Fransız çizgi romanından uyarlanan filmde Jeffrey Tambor, Steve Buscemi, Andrea Riseborough, Olga Kurylenko, Rupert Friend, Michael Pali yer alıyor.Film, acımasız diktatör Joseph Stalin’in (Adrian McLoughlin) ‘ülkeyi mahvettiğine dair’ kendisine gönderilen kötü bir notu okuyup gülmeye başladığı ve aniden geçirdiği beyin kanaması sonucu yere yığıldığı 1953 yılının Moskova’sında geçiyor.Film SSCB lideri Loseph Stalin’in son günleri ile başlıyor ve çalışma odasında ölü bulunmasıyla şekilleniyor. Film bu ölüm sonrası yaşananları gözler önüne seriyor. Yaşananlar bazıları için bir fırsat anlamına geliyor. Stalin’in çevresindeki isimler iktidar yarışına giriyor. Olaydan sonra Stalin’in odasına ilk gelen danışmanlarından Lavrentiy Beria (Simon Russell Beale) olur. Beria’dan sonra odaya giren Georgy Malenkov’un (Jeffrey Tambor) paniği, Beria’nın zayıf iradeli Malenkov’u bir kukla olarak kullanarak, kendisini Stalin’in yokluğunda kumandanlık yapmaya sevk eder. Daha sonra odaya sırasıyla Nikita Khrushchev (Steve Buscemi), Vyacheslav Molotov (Michael Palin) ve Lazar Kaganovich (Dermot Crowley) gelir. Ne yapacaklarını bilmeyen bu koca adamlar bir an evvel doktor getirilmesini emreder; ancak Stalin’in ülkenin en iyi doktorlarını öldürttüğü ya da siyasi kamplara gönderdiği gerçeğiyle yüzleştiklerinde işler iyice içinden çıkılmaz bir hal alır. Az zaman sonra gelen Stalin’in ölüm haberiyle ‘sarsılan’ ve telaşlarından ne yapacaklarını bilmeyen danışmanlar, siyasi iktidar koltuğuna aralarından hangisinin oturması konusunda ise kararsızlardır. Etkisiz eleman konumundaki Malenkov, Khrushchev ve Beria gibi Merkez Komite üyeleri tarafından yeni Komünist Parti lideri seçilir; ancak çok zaman geçmeden birçok parti yetkilisi kendi gündemlerini ileri sürmek için onu kandırıp, manipüle etmeye başlar. Ve parti içinde, bir yanda Beria ve Malenkov bir yanda Khrushchev ve Kaganovich’ten oluşan iki fraksiyon ortaya çıkar. Stalinizmin gerçek bir mümini olan Molotov, zamanla Parti içindeki hizipçiliğe karşı çıkmaya çalışsa da herkes kendi kirli entrikalarını sahneye koymaya çoktan başlamıştır. İşin içine bir de Kızıl Ordu komutanları ve Stalin’in yokluğunda söz sahibi olmak isteyen oğlu ve kızı da girince cenaze töreni hepten karışır. Iannucci’nin 1950’li yılların lider konumdaki ülkelerinden biri olan Sovyetler Birliği’ni ve onun komünist rejiminin altındaki koltuk sevdalısı liderlerini hicvetme becerisi de güldürürken düşündürmeye davet ediyor. Bir daha yaşanmasını evlerden ırak olmasını dilediğim dilemmanın filmini MUTLAKA İZLEYİN!..