14 Ağustos 2008 Perşembe

Yaşarken sevseydiniz ya adamı
İngilizler, 60’lı yıllarda adalarını abuk, yaşam biçimlerine ters apartmanlarla dolduran adam olarak nefret ettikleri, dönemine ismini yazdırmış “corbu/karga duruşlu” lakaplı put kıran Fransız mimar, ressam, heykeltıraş, mobilya tasarımcısı, yazar, yüksek yapıların mucidi. ‘e Sonbaharda,“2008 Kültür Başkenti Liverpool” programı kapsamında, “Le Corbusier Eserleri” sergisiyle itibarını iade edecekler. “20 yüzyılı tasarlayan adam” sanıyla, bir sanatçı için ilk defa,tüm eserleri “UNESCO Dünya Mirası” statüsüne alınacak..
Her ne kadar, program sorumlusu, Royal Institute of British Architects Başkanı, Sunand Prasad "Corbu binasında olmak Pele’yi futbol oynarken seyretmek gibi heyecan vericidir.” dese de İngilizler koca Corbu’ya bizde ki İstanbul’u bitiren Laz Müteahhit muamelesi çektiler onca yıl. Yalnız İngilizler mi? Paris’in ortasını buldozerlerle dümdüz edip Seine kıyılarına yüksek apartmanlar yapma fikri yurttaşlarını sokağa döktü. Eserleri sonradan “mimari deha ürünleri” kabul edilseler de Le Corbusier dönemini yaşayanları mutlu edemedi. Savaş yıllarında Mussolini’ye danışmanlık, işbirlikçi Vichy hükümetine, Cezayir için kent planlamaları yaptığından başta Salvadore Dali olmak üzere dönemdaşları entelektüeller sevmezdi O’nu. Nefretlerinin saklı nedeni ustanın en güzel kadınları ellerinden kapmasıydı aslında.
Yaşam ustasının hayatı “mimar-kadın-kumar/üç musibet” lafını diline pelesenk etmiş köşe sahibim Hıncal ağabeye “kapak olacak” niteliktedir. Corbu Mimardır, kadına düşkündür ve ona kadar tüm yapısal putları kırarak dönemiyle büyük kumar oynamıştır.
Mazhar Alanson’un şarkısında ki gibi “Sen neymişsin be abi” dedirtecek cinsten tuhaf, çelişkilerin adamıydı Corbu. Yaptığı her işin en kralını yapmak güdüsüyle yaşamış, özel hayatında da kadının en fazla ve güzeli benim olacağı şiar edinmiştir olmasına karşın fena halde de ana kuzusudur. Bir yandan piyano hocası annesine duygu yüklü mektuplar yazarken, dünya geneline yaydığı hızlı iş trafiği içerisinde, her durakta bir sevgili edinen açık deniz kaptanı gibi seyrettirdi yaşamını. Efemineye çalan duygusallığı, kadın ruhundan anlayan cool tavrıyla saman altından çok eşli yaşamın tadını çıkarırken “sakın transseksüel olmasın” eleştirileri bile aldı. Ernest Hemingway başta olmak üzere dönemin Montparnasse sanat âlemi zemperestlerinin tamamının peşinde koştuğu, 1920'lerde Paris'te fırtınalar estiren ve Siyah Amerikan kültürünün güzellik ve canlılığının simgesi haline gelen kadın dansçı ve şarkıcı, bronz Venüs Josephine Baker, vb. ünlü kadınlar hepsi ustanın paletine girmiş, karakalemiyle çiziktirilmiştir. Eller ne derse desin diyerek, “tavuk mu yumurtadan çıkar, yoksa yumurta mı tavuktan çıkara” bakmayan horoz misali işine bakarmış sizin anlayacağınız. Erkeğin yaşam motifi kadını fethetmektir, evrensel gerçeğini 77 yıllık yaşamına motto bellemişti.




Mesleki put kıranlığı ise gerçekten muhteşem ve de acayip Makyevelisti. Her yol var yani. Cubist başladı ressamlığa, sonra o’nu romantik ve akıl yoksunu ilan ederek Purist oldu. Vers une architecture (Mimarlığa Doğru)’yu yazdı, tabuları kaldırdı. ı. Boru ve deri birlikte kullanımı mobilya tasarımları evrensel ikon oldular.
“Konut yaşam için makinedir” buyurdu. “Yaşayan Hücre” adını verdiği birimleri bir araya getirerek blok/apartman oluşturdu. Bu bloklardan en ünlüsü Marsilya’da ki Unite d'Habitation (Yerleşim Birimi)1.800 kişiyi barındıran,18 katlı bu yapının içinde, rafa dizilen şişeler gibi yerleştirilmiş, apartman dairelerinin yanı sıra, anaokulu, tiyatro, alışveriş merkezi, spor salonu gibi ortaklaşa kullanılacak hizmet birimleri vardır ki “toplu yaşamanın koministcesi” diye milleti ayağa kalktı.Oysa ki Corbu kapitalist Amerikan gökdelenlerine taşlama yapıyordu. Kent nasıl planlanırı Hindistan/Chandigar’da örnekledi. Leonardo’nun altın oranını Mimariye uygulayan “Modular” kitabı mimarın evrensel şablonu oldu.
Yüzlerce eskiz, resim, gravür, heykel, bina, kent, mobilya, hızlı ve zengin yaşamının harcı olurken, lakabı sesine yansıdığından olsa gerek müzik işine girmemiş olması da çağdaşı müzik adamlarının şansı oldu. Girseydi bu konuda da esinlemez esinletir,trend oluştururdu mutlaka.
Corbu!dan lafı açmışken, son kapağımda, AKM, Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu yıkılmazcılarına. Fransa’daki en çok ziyaret edilen Le Corbusier yapısı olan Notre Dame du Haut, UNESCO deklarasyonunun merkezinde yer alıyor. Ve de sanat eseri korumacılığının en koyu takipçisi olması gereken Fransızlar bu eserin hemen yanına: Rahibelerin yaşayacağı manastırı inşa etmek üzere Pompidou merkezinin de eş tasarımcısı olan İtalyan mimar Renzo Piano’nun görevlendirdiler. Avrupa mimari dünyası dehşete düştü, Le Corbusier püristleri fazlasıyla kızdılar. Ama yapı geçen yıl tamamlandı ve herkesinde içine sindi bu bütünleşme.
De mortuis nil nisi bonum( Ölüler hakkında sadece iyi şeyler konuşunuz) bağlayıcı sözünü dinlemedim konuştum. Hatasız kul, olmaz ama mimar olur, güzeli arayanın hataları da güzel olur bilesiniz istedim.

23 Temmuz 2008 Çarşamba

İ.Melih’de G.Ö.T yokmuş
Hıncal Ağabey “ne oldu yıllardır anlatırdın ODTÜ şöyle acayiptir diye..İ.Melih Gökçek karizmanızı çiziverdi” diye girdi lafa.“Rektörünüz de ezildi büzüldü tv’de karşısında” diyerek iyice yüklendi. İnanmayacaksınız aynen refleks olarak ertesi gün kurulan platformu dile getirdim; “ODTÜ’yü yıkmak Güven, Özveri, Tecrübe ister.” “Hele bekle ağabey ODTÜ’yü top tüfek yıkamadı bu iş, en veciz sözü ‘Tükürürüm böyle sanatın içine’ olan O zatı aşar” dedim. Ural Akbulut hocamız kibarca “gücü yetiyorsa yıksın” açılımı yaparken bizim hocalar hazretin mabadından dem vurarak ODTÜ duruşunu belirlediler. Haspam bir de billboardlara astığı pahalı afişlerle kara çalıyor. Bir gecede Ankara’yı CHE posterleriyle doldurmuşlara tere satıyor. Ankara’yı viyadükler karmaşasına sokup planlayıcısı Jansen’i mezarından hoplatan belediye başı kalkmış ODTÜ’de İmar katliamı var demez mi? Benim kentim lafları ediyor? Sen Ankara’nın memurusun haddini bil.
Afişe olmak istiyorsan buyur buradan yak; Özal dönemi Çocuk Esirgeme Kurumu Başkanı İ.Melih Gökçek cambazını ODTÜ’lü Emin Çölaşan’dan çok önce, 80’lerin sonunda ÇEK’e ait İstanbul Göztepe’deki çöp alanından bozma arazi üzerine hâsılat paylaşımı konut projesini Emlak Bankasına finanse ettirerek sokmaya çalışırken yakalamıştım. Emlak Bankasından “başka kapıya gitmesini salık vererek” karşılıksız çekine eline vererek kovaladık altın çocuk adayını. Bayan Özal’ın gözüne girmeye çalışan delişmen çocuk, ferasetini düşünün o dönemde dahi kabul ettiremezken “koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi” derlerden adam sınıfında bugün.
Mezunu olmak ötesinde İnşaat Dairesi Başkanlığı ve Fakülteden arkadaşlarla beraber oluşturduğumuz proje grubuyla onlarca bina yaptım ODTÜ’de. Hani bu G.Ö.T yoksunun yıkmaya kalktığı binaların bazılarının müellif mimarıyım. Mücavir alan dışında olduğu için ODTÜ yerleşkesi Master Planı bulunması yönüyle dünyanın ilk üniversitesidir. Yarışma sonucu elde edilmiş olan master planı ve Behruz Çinici eseri yapılar uluslararası literatüre girmiş, Mimarlık başeserleridirler. Ülkemizin İmar Planı mevzuatını hazırlayanların çoğu da ODTÜ’lü Şehir Planlamacılardır. Demem o demek ki yasa yoluna da gitsen karşına sevmediğin bilirkişiler, yıkmaya kalkıştığın kampustan gelecek. Murat Karayalçın zamanında arazinin 1/25.000'lik ve 1/5000'lik planları yapıldı, onaylandı. Çankaya Belediyesi ile de 1/1000'lik planların yapımı için çalışılırken 2004 de çıkan İmar Yasasının “Yerel Belediye 10 yıldır çalışma yapmadıysa erk Büyükşehir Belediyesine geçer” ihtiyari hükmünü işleterek sopa gösteriyor ODTÜ’ye.
Şark bezirgânı ya aklınca bir taşla birkaç kuş vuracak; Emin Çölaşan’dan, Melen Çayı arsenikli raporundan, Atatürk Ormanı yağmalaması davası ODTÜ’lü bilirkişilerinden vb. ODTÜ’ye gıcığı var. Bilimselliğin ve Türk Mühendisliğinin otorite kuruluşunun kendi çiftliği sandığı Başkent’teki varlığından rahatsız. Kaçak olduğunu iddia ettiği binalara ilişkin 1 milyon 800 bin YTL'lik cezayı baskı aracı kullanacak. Onun ağzını sulandıran 45 milyon metrekarelik ODTÜ arazisi. Büyükşehir İmar Planına alarak yüzde 40'ına“Belediye terk” faslından bedelsiz el koyacak. Kendi yapacağı İmar Planında terk alanının Eymir Gölü olacağına tahmin etmek de zor olmasa gerek. Ondan sonra doğal sit alanında yağma hasanın böreği yapacak aklı sıra. Yandaş müteahhitlerle TOKİ modeli göl manzaralı rezidance’lar, El Makdum tower’lar rüyalarını süsülüyordur İ.Melih’in bu aralar.
Benden sana tavsiye İ.Melih; Uyanık rüyaya dalma, uyuyan devi uyandırma.
Ünal Özüak 23 Temmuz 2008 Çarşamba

7 Temmuz 2008 Pazartesi

mimari notları
Çağdaş Sanatın en optimist ve sağlıklı sergilenişi, mimaride gerçekleşmiştir. Bir yüzyılı aşan bir süreden beri; ressam ve heykelcilerin çoğu; kendi uygarlıklarını yadsıyan bir davranış içindeydiler. Makinelerin ritmi, insanların ritmine uymuyordu. Makine endüstrisi ve seri üretim; insanı makineleştirmişti: Hareketleri, bir makine düzenine; çabaları-sıkıcı bir tekrara dönmüştü. Fabrika bacaları, şehirlerin havasını kirletirken, gecekondular-cadde, sokak, parkları aşan bir hızla yaygınlaşıyordu. Ressam ve heykelciler; insanı, çevresini oluşturan bu çirkinliğin nedeni olarak suçlarken; bireyler, kendilerine özgü nitelikleri yitirme korkusuna kapılmıştı. Fakat, mimarlar, ister istemez bu endüstriyel gelişime ayak uydurmak zorunda kaldılar. Onların amacı, insan gereksinmelerini karşılayacak yeni bir ortam yaratmaktı. Ve, bunun için gereken yöntem ile ekipman- mühendis ve fabrikatörler- tarafından onların beğenilerine sunuluyordu. İleri görüşlü mimarlar, makine uygarlığının olumlu yönlerini-daha iyi bir yaşam sağlayan kapsamını ve geniş şiirsel görüntü olanaklarını- kavramakta gecikmediler. Henri Labrouste'ün çalışmaları; bu yeni mimari görüntüsünün en ilginç örneklerindendir. 1860'larda, her iki yarım kürenin en hızlı gelişen kenti Chicago'ya gitti. Richardson; kimse ile boy ölçüşemeyecek sağlamlık ve basitlikte görkemli iş hanları yaptı. Bu yapılar, stil yönünden hala, geçmişin izlerini taşıyordu; fakat, geleceğe olan inancını da belirtiyordu. Ve böylece, 1890'da, Chicago'da Richardson'un ünlü öğrencisi Loise Sullivan'ın resim tahtasında yeni bir akımın tohumları atılmış oldu. St: Louis'deki Wainwright yapısı; Sullivan'ın ilk gökdeleni olup, onun "şekil; fonksiyona uyar" prensibini kanıtlar. Güzel dış görümünü, duvarları hemen tamamiyle ortadan kaldıran pencere dizileri ve üçüncü kattan başlayarak yukarı uzanan dikey bantlarla koruyucu çelik bir kafes anlatımındadır.Sullivan'ın yetenekli öğrencisi Frank Llyod Wright, hatta Picasso'nun Kübist Resim aşamasından bile önce, 1900-1910 arasında; ilginç bir "Kübist mimari" stili oluşturdu. Wrigth'ın uğraşısı; Chicago dolaylarında, banliyö tipi konutları planlamak idi. Bu tür evler, alçak yatay çizgilerin İllinois karları ile bütünleşmek istermişçesine kullanılması nedeniyle, Kırsal konutlar diye tanımlanırlar. Bu dizinin son ve en görkemli örneği : "Robie Konutu"dur.Bu konuttaki Kübizm'i sadece, onu oluşturan açık seçik diktörtgenlerde değil; özellikle Wright'ın boşluğu kullanma yeteneğinde aramak gerekir. Boşluk, burada, merkezden yükselen bir merdiveni ve şömineyi çevreler. Bazı boşluklar açık, bazıları kapalıdır. Hepsi de, kesin sınırlarla ayrılmıştır. Mimarın, parçalara böldüğü büyük bir alan; balkonları, terası, avluyu ve bahçeyi olduğu gibi, evin kendisini de içerir. Dış ve iç alanlar, birarada düşünülmüştür. Wright'nin amacı, bütünleşmiş bir ortam yaratmaktadır. Kendisi, konutun renkli cam, dokuma ve mobilya gibi iç dekorasyonunu da süslemişti. Wright, bir konutun; içinde yaşayanları, güçlü bir oranda etkilediğinin bilincindeydi ve mimarın; insanlığı da şekillendirdiğine inanıyordu.Wrigth'ın Kırsal stili, Avrupa'da; Amerika'da olduğundan daha büyük bir ilgi gördü ve önce; 1914'de Hollanda'da, daha sonraları-1920'de de, uluslararası stilin temeli olarak Avrupa'da benimsendi. Bu uluslararası stilin uygulandığı en büyük ve karmaşık yapı topluluğu; Almanya'da Dessau'da gerçekleştirilen ünlü sanat okulu Bauhaus'un mimarı, aynı zamanda okulun kurucusu ve yöneticisi olan Walter Gropius idi. Kendisi, 1930'larda Amerika'ya gitmiş ve ölünceye kadar orada, mimar ve öğretim görevlisi olarak çalışmıştır.Bauhaus topluluğunun en dramatik yapısı, sayısız cam düzlemlerden oluşan ve bir küb'ü andıran Çarşı Bloku'dur. Burada sanatçı, çağdaş mimaride, duvarın taşıyıcı olma niteliğini yitirdiğinin bilincindedir. Duvar, sadece bizi dış etkenlerden korumakla yükümlüdür. Eğer, güçlü bir gün ışığına gereksinme duyulursa, tamamiyle camdan oluşturulması doğaldır.Bu ilke; çeyrek yüzyıl sonra, daha büyük boyutlara; Birleşmiş Milletler Sekreterliği yapısının ön ve arka yüzeylerine uygulandı. Yapı; Uluslararası bir mimarlar topluluğu tarafından planlanmıştı. Sonuç şaşırtıcı oldu; bu tür duvarlar, ışığı geçirmelerinin yanı sıra, yansıtıcı bir nitelik de taşırlar ve yapının bu cam düzeyi, sık sık gökyüzünde de ışıl ışıldır. Ve biz, bu kez yapıya bakınca; onun aydınlatılmış iç kısmının parıltılarını görürüz. Yapı; iç ve dış ile ilgili bütün ışık sorunlarını tamamiyle çözümlemiş; ilgiç ve değişik bir yöntemle yaşama katkıda bulunmuştur.Brancusi'nin "Boşluktaki Kuş" yapıtında da aynı artistik amaç, küçük bir oranda sezilebilir. Bu uluslararası stilin Fransa'da en önde gelen mimarlarından biri de; İsviçre doğumlu Le Corbusier idi. 1920'lerde Le Corbusier; yirmi yıl önce; Wright'ın yaptığı "Kırsal Konutlar" ile eşdeğerde özel konutlar planlandı. Le Corbusier, bunları; "Yaşam Makineleri" olarak tanımlanıyordu. Bu tanım, onun makineleşen yaşam koşullarına duyduğu beğeniyi değil de, makinelerin düzenli, kesin biçimlerine olan tutkusunu yansıtmaktaydı. Bunun yanısıra, kendi konutları ile geleneksel çeşitlilik arasına kesin bir sınır koymayı da amaçladı: Le Corbusier konutu; yepyeni boyutlar göstermekteydi. Poissy-sur-Sein'deki "Savoy" konutu da, yapıldığı dönem için, büyük bir yenilik idi... Dış görünümü ile sütunlar üzerine oturtulan, ince bir kutuyu andırıyordu. Bahçe katının bir bölümünün taşıyıcı iskeletini oluşturan, ince bir kutuyu andırıyordu. Bahçe katının bir bölümünün taşıyıcı iskeletini oluşturan silindir biçimindeki sütunlarda, güçlendirilmiş beton kullanılmıştır. Uzun yatay pencereler; ikinci kat duvarlarını boydan boya kesmektedir. Bu duvarların ötesinde-açık odalar ve kapalı bahçeyi içeren- iç ve dış alanlardan oluşan, Robie konutundaki benzer bir ortam yaratılmıştır. 1930'lardan sonra Le Corbusier'in yapıtları, gitgide anıtsal ve özgür bir niteliğe ve bir Ortaçağ şatosunu andıran Notre-Dame du Haut Kilisesi, çağımızın en görkemli yapıtıdır. Bu yapıtta masif duvar kitleleri; sanki görünmeyen bir güce boyun eğmişcesine, kağıt gibi kıvrılıp bükülmüşlerdir. Asılı kalmış çatı, büyük bir geminin pruvasındaki bir çift cankurtaran sandalını anımsatır. Onun, kendisini, Stonehenge'deki Büyük Meydanı, Mısır Pramitlerini ve Babil Kulesini gerçekleştirenlerin torunu olarak görüyordu. Yapının içi, atalarından kalma bir görüntü sunar: Burası, adeta bir mağaradır. İçeri açılan kapıları, özenle gizlemiştir. Onları arayıp bulmak gerekir.Ancak, bu esrarlı ve kutsal mağaranın içine girince; bir Hristiyan Kilisesi'nde bulunduğumuzu anlarız. Renkli camlardan süzülen gün ışığı; duvarda genişleyen yollar oluşturur. Pencereler, dıştan dar, içten karamsı görünümündedir. Işık; Ortaçağ kiliselerinde de olduğu gibi, Kutsal Işığın görülebilir halde dönüşen simgesidir. Bouchamp; böylece, çağdaş insanın ruhsal durumu sağlıklı bir biçimde yansıtmayı başarmıştır, ki; bu da yapının ne denli görkemli olduğunun bir kanıtıdır.

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Ünal Özüak BASKETBOL 90 DAKİKAYI AŞAR
Ülkede Basketbol yazarı yok!
Sevilen felsefi futbol tartışma programı 90 Dakika sınırlarını aşarak basketbola bulaştı geçen akşam. Ne zaman bahar gelse sen gelirsin aklıma misali, sporun gönül adamları Hıncal ağabey(Uluç) ve Haşmet Babaoğlu, Basketbol Milli Takımının yenilenen başarısızlığı ve Ülkede Basketbol yazarı olmadığı için, gördükleri lüzum üzerine basketbol konuştular. Alışılmış pansofist(her şeyin sofistikesini tek anlayan) üsluplarıyla Tanyeviç’in saha içi, Federasyon Başkanı Turgay Demirel’in genel yönetim zafiyetine değinmeden başarısızlığın ihalesini taşeron basketbol yazarlarına yüklediler.
İş bu noktaya gelene kadar Tanyeviç’in mesela yıldızları yok sayarak Milli Takıma çağırmamasına alkış tutanlar, ya da TD’nin basketbolu çiftliğine çevirmesine suskun kalanlar kendileri değilmiş gibi sureti haktan geçinip balkon yorumuyla basketbol yazanları aşağıladılar. Efendim aslında çok basit olan basketbolun(oradan öyle görülüyor herhalde)kırılma noktasıda neymiş ki basketbol yazarları dillerine pelesenk edip duruyorlarmış?Valesquez’in tablosundaki çizmenin yanlış resmedildiğini eleştiren kunduracıyı sabırla dinledikten sonra bilgiç tavırlarla pantolonun potuna geçtiğinde “Hoppp.çizmeyi aşma üstad” diye müdahalesini anımsadım programı izlerken.Kırık dökük basketbol anılarıyla Haşmet, basketbol yazanları klasifiye ediverdi;lobiciler,internette yazan gençler,vb. Yapma Sevgili Haşmet,biz senin gönül ve aşk adamı duayenliğine böyle müstehzi gülüşler atıyor muyuz? Herhalde ihtisası budur ki yazıyor diye saygı gösterip geçiyoruz.
Ülkenin basketbol kapasitesine doğru orantılı olarak basketbol yazarları da yetkin insanlardır. Hatta NBA’yi Amerikalılardan daha kapsamlı bilenler var. Onların ikilemi Demirel Federasyonundan beslendikleri için iktidara yakın olarak başlarına dert almak istememeleridir. Yıllardır işten attırma, yazı yazdırılmama baskılarıyla sindirilmişlerdir. Gazetelerin bütçe kısıtlamaları nedeniyle Federasyon tarafından iaşe ve ibadeleri karşılananlardan tarafsız yazı nasıl beklersiniz. Köşe yazanlarda basketbola ilişkin sunuculuk, yorumculuk, gizli oyuncu menajerliği gibi yan gelir kapılarından ancak Demirel’e biat ederek girebilirler. Milli takım mundar edilirken;”takım ruhu”,”aslında iyi savunma yaptık” larla patronlarına layık olmaya çalışırlar.
Beni aslında üzen, bu gerçekleri iyi bilmelerine rağmen 90 Dakikacıların konunun özünü kavrayamamaları.
EKSİK KİTAP
PURO bir şey değil her şeydir..
Vedat Özdan’ın“PURO Hakkında Her Şey” kitabı dumana karışmış anılarımı depreştirdi. Commandante Fidel Castro’yla, 1994 de Etilerde La Casa del Habano’yu başlıkta ki sloganla açmıştık. 68’li olarak CHE’nin ünlü bereli posterinin ODTÜ Mimarlık Fakültesi bodrumlarında ipek baskısını yaparak başlayan KÜBA DEVRİMCİ DENEYİMİ tutkum beni o yıllarda, efsanevi liderin Türkiye Fahri Konsolosu olma noktasına getirmişti. O zaman 27 yıldır yasak olan puro girişini sağlamış, iki ülke arasında antlaşmalar yaptırarak, Türkiye’yi Havana purosuna kavuşturmuş, onun kutsal dumanıyla tanıştırmıştım. İyi mi yaptım o tartışılır ama benim burada söz etmek istediğim; Özdan’ın bu iddialı kitabında bütün bunlara yaşanmamış yapması. Puro hakkında her şeye dair kitap yazdım diye ortaya çıkan, Türkiye’de puro’dan bahsederken benden söz etmiyorsa ben yazdığı her şeye kuşkuyla bakarım. Nitekim öyle de yaptım. Ek hak, ünlü Cigar Afficianado başta olmak üzere uluslararası dergilerden güzel derleme yapmış Özdan. Ben yıllardır okuya geldim bunları ama siz, her yazı altında verdiği linklerden orijinaline gittiğinizde resim ve illüstrasyonlara kadar tıpkıbasım olduklarını göreceksiniz. ”Yazdım” demese de “derledim” dese gene de fazla Amerikan penceresinden bakılarak yapılmış olmasına rağmen, şapka çıkarılacak kadar emek sarf edilmiş bir çalışma diyeceğim ama puro, gerçekten başlı başına bir kültürdür. En baba Cigarafficianado/puroseverler Hemingway, Twain, vb. edebiyat devlerinin soyunmadığı bu konuya dalan Özdan’ın tanıtımda dediği gibi “Bir hobiye duyulan merakın, sonunda insanın kendisiyle buluşmasına vesile olarak onu “yazar” yapmasına” dayanamam, isyan ederim.
İsyanıma yanıt tanıtım yazısının sonunda geliyor 'Bu kitap, puro hakkında yazılmış ilk Türkçe kaynak kitaptır.'ve de ben “Bak orası doğru” diyerek alkışlıyorum.
Puro Hakkında Her Şey
İnkilap Kitabevi
ISBN No: 9789751026354
Ünal Özüak
ünal özüak
Eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağar mıydı?
Atatürk'ün direktifleri ile 1930 yılında Fransız uzmanlar tarafından kurulan “Mecidiyeköy Likör ve Kanyak" fabrikasının "sınırsız kat" vaadiyle tek katılımlı ihale sonucu Maslak’ta Saphire kulesini dikmekte olan Kiler Grubuna satılması yenisini yapmak için Modern mimarlık mirasının önemli yapılarının yıkılıp yıkılmaması tartışmasını gündeme taşıdı. Mimaride kübizm akımının Le Corbusier ile birlikte öncüllerinden olan yapının mimarı Robert Mallet-Stevens, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’ye davet edilen, döneminin en önemli Fransız mimarlarından biri. O’nun Fransa dışındaki tek yapısı” olan fabrika, aynı zamanda İstanbul’un ilk sanayi yapılarından biri olma özelliğini taşıyor.
Fransa, önemini ölümünden atmış sene sonra kabul ettiği mimarı için Paris Pompidou Kültür Merkezi’nde 27 Nisan-29 Ağustos tarihleri arasında açık kalacak bir sergi düzenledi. Ne gariptir ki bugün eserleri sergilenmekte olan Robert Mallet-Stevens 1927’de Paris'in 16. Bölgesinde yaptığı, adını taşıyan sokağa, kübizm esintileri taşıyan bahçe içinde konut beş ayrı yapmış. Döneminde “birbirinden bağımsız olmakla beraber içiçe, sırt sırta, ortak yeşil alanlar yaratarak aynı mimari dil, gabari ve hatlarla ilişkilendirerek tasarlanmış” diye göklere çıkarılan evlerin yerinde bugün yeller esiyor. Miadını doldurmuş yapılar kültürel miras olarak saklanmalı mı yoksa yaşamsal devinim içerisinde yerlerine çağdaş yapılara mı terk etmeliler sorgulamasının bir başka örneği de gene Fransa’dan.
1977’de Paris Pompidou Kültür Merkezi’ni Paris’in simgesi, yaşamının büyük parçası tarihi Hal Binalarını yıkıp yerine Renze Piano ve Richard Rogers’ın uçuk kaçık dışavurumcu yapısını yaptılar. Entelektüel ortamda çok tartışıldı ama bu gün Paris’in simgelerinden biri O artık.. Yok, onlar saygı göstermemişler ki biz gösterelim diye vermedim bu örnekleri. Eşyanın tabiatında vardır değişim. Atatürk Kültür Merkezi, Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu ve Likör Fabrikası’da değişen yaşam biçimlerinin isterleri doğrultusunda değişim yaşamalıdırlar. Mecidiyeköy artık sanayi bölgesi olmadığına, Mimari’de sokak tanımlamasıyla “yaşamsal fonksiyonlara kabuk giydirme sanatı” olduğuna göre bu bölgede yapısal planlamada fonksiyonunu yitirmiş fabrika binasının varlığı ihmal edilebilir. Ehem mi mühime tercih etmek de kurgusal zekâ gerektirir.
Kent mobilyası, ikonu olabilecek çağdaş yeni bir heykelsi Kültür Merkezi Yapısı, dökülen AKM’den çok daha yakışır 2010 Kültür Başkenti İstanbul’a. İleriye bakarken gerimizi kollayalım ama lütfen akıl ve mantık çerçevesinde.
masal masal matitas…..
Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte ama dünyalar tatlısı, nur içinde yatsın “cananal İkbal bacının” ninnileri böyle başlardı. Ben bunları dinleyerek büyüdüm Moda’da ki ahşap, her tarafı gıcırdayan evimizde. Korkudan mı yoksa masalın tınısından mı vızıldamadan uyuyordum varın siz hesap edin. 68 kuşağının çileli günlerinde direncimi, yaşama ironik bakma kaçış yollarımı bu masallar pekiştirdi belki de, kim bilir. Unutulmaya yüz tutmuş göreneklerimizden biri olan masal, günümüz yükselen değerleri, sevilen, popüler, insanlardan okunup dinlenince bir başka olacaktır kuşkusuz. Pop müziğin benzersiz, güzeller güzeli sanatçısı Gülben Ergen elinin hamurunu masal kitabı yazmaya bulaştırmış. Çok da iyi ve güzel yapmış. Bilgisayar çağının külyutmaz çocuğuna ancak “bak sana Gülben ablan ne anlatmış” denerek masal anlatılabilir. Nefis görsel baskılı, Ebru Diril’in çizimleriyle bezenmiş kitapta çocuklara yedi gün için yedi masal bulunuyor. 132 sayfalık kitapta çevre bilinci, kardeş sevgisi, arkadaşlık, büyüklere saygı, doğa ve hayvan sevgisi ile sağlıklı beslenme temalarında masallar var. Yazarlık gelir payını Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı (TEGV)’na bağışlayan Gülben Ergen çok yararlı bir başucu ninni veri tabanı oluşturmuş “Gülben’den Masallar”da. Kitabı “Aziz Nesin, Adile Naşit, Barış Manço gibi çocuklarımıza emek veren, öğretilerini sınırsızca sunan tüm büyüklerimizin anısına…” ithafından belli ki Ergen ebeveynler ile çocuklar arası köprü ikon olmaya iyiden soyunmuş. Bu konuda kararlılığını,içinde olduğu birbirinden hayırlı projeleri www.gulbenergen.com sitesinde de izleyebilir, masalları kendi sesinden burada dinleyebilirsiniz (Benim önerim yaparlarsa çok güzel olur). Anneler ve adayları “Çoklu Zekâ Teorisi, bireylerin sadece IQ seviyesi ile değerlendirilmesine karşı çıkan bir tezdir. Masallar da çoklu zekânın gelişmesi açısından önemli bir unsurdur. Çocukların dil yeteneğini, mantıksal zekâsını, içsel zekâsını ve bunun gibi gelişim alanlarını besler, canlandırır, renklendirir” diyen, yazıma uzman desteği vemiş Yüksek pedagog Eda Demirbay’a kulak verin, alın anlatı dağarcığınıza katın bu masalları.
Hangi dağda karlar eridi, bu Gülben Ergen yoğunlaşması nerden çıktı derseniz. Antirating alternatif program yapma iddialısı Telepazar’ın dostları bizim can dostlarımızdır, onların sosyal sorumluluk projelerinde yanlarında olmak da borcumuz.
GÜLBEN'DEN MASALLAR www.kelimeyayinlari.com tel:(212)2171331 Fax;(212)2171332
ünal özüak/çok güzel hareketler bunlar
ünal özüak/KİTAP
Mimarım diyende olmalı
Osmanlıda yeniçerilerin kütük kayıtlarının tutulduğu deftere şöhret defteri denirmiş. “Kilis Kültür Envanteri”de Uluç ailesinden başlayıp Alaattin Yavaşça üstada uzanan tanınmışlarımızın yedi ceddinin şeceresini dökülmesine vesile olan mükemmel bir başvuru kitabı olmuş. Nasıl derler, Kilis hakkında her şey var bu eserde. İki Kilisli hemşeri, biri mimar, biri tarihçi, Sıdıka Bebekoğlu ve Mehmet Tektuna el ele verip kotarmışlar bu devasa kitabı. Ev ev röleve çıkarıp, çizimleri güncellemiş, eski ve bugün hali resimlerle bezemişler.
Kitap “Avrupa Birliği’nin mali desteği, Türkiye Cumhuriyeti adına hibe anlaşmasını yapan GAP-BKİ’ nin işbirliği ile Kilis Valiliği-İl Özel İdaresi tarafından uygulanan “Kilis İlinde Kentsel Mimari, Kırsal Mimari ve Yazıt Değerleri Kültür Envanterinin Hazırlanması Projesi”nin ürünü. Müellifler diyor ki “Yayın içeriğinin sorumluluğu bütünüyle hizmetleri üstlenen Proje yürütücülerine ait olup, hiç bir şekilde Avrupa Birliği’nin ya da GAP Bölge Kalkınma İdaresi’nin görüşlerini yansıttığı şeklinde anlaşılamaz.” Ben bu öndeyişten şunu anladım. “Böylesi projeler de, paraya basana yalakalık yapan başkaları gibi, bu coğrafyada başka etnik kalıtımlar aramak yalakalığı(ki vatan hainliğine koşuttur)çıkarcılığına saplanıp, Avrupalının yöreyi görmek istediği gibi değil, vatan toprağımızın tapu senedini döker gibi yaptık bu envanteri” diyorlar. Bunun için ayrıca katmerli teşekkürler.
Proje TÜBA tarafından hazırlanan “Kültür Kitap Yazılım Programı” Kapsamında T.C. Kültür Turizm Bakanlığınca teknik yönden desteklenmiş. Buna da ayrıca şapka çıkarılır. Vatan toprağına sahip çıkmanın, Mehmetçik yanı sıra, kültürsel kalıtımı gün ışığına çıkarmak olduğunun bilincinde “ilgili Bakanlığımız” olduğunu görmek çok güzel. Her yöremizin böylesi envanterleri olsa sırtımız yere gelmez.
Mimarlık okurken, kendi tarih mirasımıza dair elimizde hiçbir belge olmadığı için Frank Lyodd Wright’ın ünlü Falling Water House yapısının mekân ilişkilerini gösteren çizimlerine, yeni gelinin duvağına sarıldığı gibi, hayranlıkla yoğunlaştığımızı hatırlarım. Bu kitaptaki Kentsel Mimari Bölümünde örnek ve diyagramlarıyla yer alan: eyvan kapalı alan ilişkileri, avlu(hayat) konumlaması, kent yerleşim dokusu Mimar ve Kent Planlamacılar için bulunmaz bir özümlemeli bilgi kaynağı. Onun için az önce başvuru kitabı derken haksızlık ettim;
KİLİS KÜLTÜR ENVANTERİ tam anlamıyla, Kilis sınırlarını aşmış, mimarın masaüstü kitabı olmuş.
Kilis Kültür Envanteri
Kilis Valiliği İl Özel İdaresi 0 348 822 18 97
Kitap/
Ünal Özüak

Doğanlardan tabu taşlayan başeser..

En iyi bildiği işi yapmakta olduğunu Yapı Dergisi’nin 300 sayısı nedeniyle bu sütunlarda vurguladığım Doğan Hasol gene yapacağını yaptı ve bir başka çok önemli Doğan’ın (Kuban) bir şaheserini yayınladı…
Osmanlı Mimarisi.
Böylesi yazılmadı cinsinden bir başucu/ başvuru kitabı. Beş yıl süren bir çabanın sonucu özenle bir araya getirilmiş akademik verilerin yer aldığı, 1000’e yakın yeni fotoğraf(artık merhum Goodwin’in miladi çekimlerine mahkûm değiliz), çizim, gravür, karşılaştırmalı tablo ve haritanın yanı sıra, hani her eve lazım derler ya ondan Osmanlıca-Türkçe Mimarlık Sözlüğü’nü de içeren bu geniş kapsamlı kaynak yapıtı başucuna kaldırmadan önce amacının Mimarlığın aynasından Osmanlı tarihine bakmak olarak görmekte yarar var.
Yapıtta Osmanlı tarihi, kültürü ve sanatına ilişkin önyargılar ortaya konmaya, 19.yüzyıldan bu yana yabancılar ve hatta bizzat Türkler tarafından oluşturulan klişelere son verilmeye çalışılmış. Yayıncılar kitap için “Sosyal tarih ve mimarlık tarihi arasında ki ilişki kurma deneyimidir” diyorlar…
Bana göre resmi tarihin klişe tabuları taşlanıyor bu eserde. Yedi yüzyıllık İmparatorluğun mirasını, o yayılmacı büyük gücün etnik yapısını göz ardı ederek okuya geldik yıllardır. Osmanlının işgal ettiği yeni ülkelerin mimari dokusuna saygısını, oraların mimarisinden etkileşimini nasıl süzerek merkeze taşıdığını görüyoruz 715 sayfalık bu eserde dolaşırken (yanlış yazmadım bu eserde dolaşılır) kararınızı siz verin en iyisi… Gerçekte de dolaştım“Osmanlı Mimarisi’nden Bir Kesit” sergisini geçtiğimiz Haziran’da Topkapı Sarayı’nda. Sitemim var burada yalnız Sayın Hasol’a, kitabın İngilizce baskısını hazırlıyorlar da sergiyi neden yinelemez, dolaştırmazlar?

İşi erbaba yaptırırken alt-üst kimlik aramamış, kafatasçılık yapmamış Osmanlı.. Ama mimarisi bu nedenle Bizans mimarlığının bir türevi haline mi gelmiştir acaba? Ayasofya’nın kopyası olarak suçlanan (mesela Beyazıt camisi), ilk Rönesans’la aynı dönemde yapılmış pek çok Osmanlı eseri, aslında etkileyici ve kendine özgü Rönesans ürünleri miydi? İslam perspektifinden baktığımızda anıtsal Cami mimarisinin aynı devirde ki Avrupa mimarisinden aşağı kalmama endişesi mi hâkimdir acaba?
Tüm bu acabaların açık yürekli tartışmaları var bu yapıtta. Osmanlı’nın savunmasını mutlaka okuyun.. Ve düşünün acaba son dönemde Osmanlı Mimarisine sırtını dönenler iyi mi yaptılar?
“Birçok şey yapmak, hayat boyu tek şey yapmaktan kolaydır” derler. (Facilius est multa facere quam diu.)
Prof. Doğan Kuban zoru seçmiştir. Sanat uzun, hayat kısa dememiş ömrünün elli değerli yılını Mimarlık Tarihi ve Restorasyon çalışmalarına vakfetmiştir. Yaptıklarını özetlemeye gazetenin tamamı yetmez. Duayen sözcüğünün çok ucuzladığı günümüzde onun için üzerine kitap yazılası üstat’tır demek en doğrusu olur..
Osmanlı Mimarisi
Yem Yayın
Tel: 0212 2302919-2303939
e-posta: yemyayin@yem.net
web: www.yem.net

EFES'liyim aslında

EFES’liyim aslında
Bu günkü KALİD, Kadıköy Maarif Koleji’nde okuduğum yıllarda Moda Cem Sokakta Saint Joseph’e ait açık hava basketbol sahasında kurulu Kadıköyspor basketbol yıldız ve genç takımlarının lisanlı oyuncusuydum.1976 da kendiside Modalı ve Saint Joseph’li olan Tuncay Özilhan Kadıköyspor’u satın alarak EFES PİLSEN temelini attı. Bu günkü menajer Engin Özorhun ve idareci Hayri Köni Maarif Kolejlidir. Başkan Çetin Çeki ve grup basın danışmanı Barbaros Tali ise Ankara yıllarımın kadim dostları. Nostaljik yakınlıklarım ve lisans bağım dışında EFES’e saygım basketbola uzun soluklu verdikleri katkıdan gelir.30 kusur yıldır pota altında EFES vardır bir o kadar daha olmalıdır.
Onun içindir ki, Hıncal ağabey’in “Patron Beşiktaşlı, EFES kapansın, ÜLKER modeli benzeri adını Beşiktaş’a vererek sponsor olsun” ve simsar Doğan Hakyemez’in “Efes Pilsen’le iki takımın birleşmesini ve Antalya Efes Pilsen adı altında bir takım kurulması yönünde ki” tekliflerini çok garipsedim. Hadi ikincinin işi bu ama Hıncal ağabeyin Basketbolda ki Efes Pilsen geleneğine daha duyarlı olması gerekirdi.
Neyse ki Efeslilerde benim gibi gülüp geçip işlerine bakıyorlar. Yılların eskitemediği Darüşşafaka’ya sahip çıkıp ikinci takımları yaptılar. Evine geri dönen Ergin Ataman, “Efsane takımı yeniden yaratıyoruz. Çok iyi yabancılar almamızın yanında genç oyuncularımızın da katkısını göreceğiz. 6 basketbolcumuz milli takımda ve Darüşşafaka projesi de kendini gösterecek. Güçlü bir şekilde geri dönüyoruz. Hem ligde hem de Euroleague’de hedefimiz zirveye ulaşmak. Efes Pilsen’in hedefi her zaman budur. Gelecek 10 yıla damgasını vuracak bir kadroyla birlikte şampiyonluklara ambargo koyacağız. Efes’in 3 yıldan bu yana Türkiye’de şampiyon olamaması normal değil. Bunu yeniden başaracağız. Kimse merak etmesin. Bütün çabamız başarılı olmak için.” diyor. Her zaman bende kredisi olan Ergin Ataman’a öz EFES’li olarak güveniyor bize muhteşem EFES PİLSEN günlerini yeniden yaşatmasını diliyorum.