25 Kasım 2019 Pazartesi

yetmişlik yaşam veteranları haftada bir buluşuyorlar… 

Tamam da ne yapıyorlar peki? Hiç gökyüzünü boyuyorlar!!!.
İçlerinden biri olmaktan iftihar ettiğim, büyük keyif aldığım, Kadıköy Maarif Kolejinin 66-67-68 yılları mensuplarından bir avuç delikanlı her Perşembe, İstanbul’da bir yerde öğlen yemeğinde buluşup #throwbackthursday yapıyorlar. Perşembe anılar canlandırması da diyebilirsiniz buna. Yılda bir yapılan mezuniyet günlerinin haftada bire taşınması gibi sanki. Kendilerine “Perşembe Canavarları” diyen bu oluşumun en büyük özelliği her şeyin kendiliğinden oluşması. Gündemi, ajandası, ritüeli, güncel yaşama dair beklentisi olmayan bu toplantıya orda olmaktan zevk alan gönüllüler koşa koşa geliyor, dört beş saati bulan birliktelik yaşıyorlar. Sohbetin şunlar bunlar konuşulmaz, şunlar bunlar konuşulur gibisinden yasakları kuralları da yok. Yıllar yoramamış onları hala yatılı mektep günlerinde ki fresh zekâ ve hazır cevap esprilerini koruyorlar. "Lale Devri Çocuklarıyız Biz... " demeden o kadar günün içinde dirlerki yegâne endişeleri toplantı günü 13 sayısını aşıp aşmadıklarıdır mesela. Bugün fena halde umurlarındadır. KMK dan aldıkları feyz ile yollarını bulmuşlardan bahsediyorum. Şaka etmiyorum, sadece bizimki değil tüm liseler o zaman üniversite gibiydiler. Hayata dair tüm iç donanımını lisede tamamlardı insan. Felsefe fenerlerimiz Jean Paul Sartre, Camus vb. lerdi..
Experto credito/yaşayarak öğrenmişe inanın! Baby Boomers dediğimiz 1946_1964 arası doğanlardan Dünya nufusunun %15’ini oluşturan 1.1 milyarlık insanların İstanbul da ki son Mohikanlarına neden “yaşam veteranları” dediğimi açmadan, yaşları 50 – 70 aralığında olan “Baby Boomer” kuşağı mensuplarının en karakteristik özelliklerine girmeden kimler bunlar ona bakalım; ‘Baby boom’(çocuk patlaması) bir Kuzey Amerikan-İngiliz terimi. Özellikle Amerika’da 2. Dünya savaşının bitiminde başlayıp 1960 yılı başlarına kadar süren, yıllık doğum hızında büyük artış anlamına geliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan nüfusunun düşme eğilimi göstermesi sebebiyle Amerikan halkı bin bir yoldan desteklemelerle çocuk yapmaya yönlendirildi. Bunun sonucu olarak da baby boomers ortaya çıktı. Reklamlarla desteklenen ilk nüfus hareketidir. Birçok istatistikçi içinse çok önemli bir olaydır bu çünkü yöneticiler insan nüfusunu kontrol etmeyi basarmışlardır. Yazar ve girişimci Bruce Gibney, “Sosyopatlar Kuşağı” adlı kitabında, özellikle orta sınıf Baby Boomerların hem bireysel hem de toplumsal olarak sosyopatik olduğuna ilişin bir sav ileri sürüyor. Bu kuşak sırf kalabalık oluşuyla  yetmişlerin başlarında ABD’de bütün işleri doldurmuş ve  birçok yaşam tarzı eğilimini dikte ettirmiş. Bu kuşağın anti-otoriter ve kural tanımayan davranışları bu ülkenin kültürünü, toplumunu ve yaşamını yeniden şekillendirmiş. Bunlar günümüzde var olan tek, en büyük demografik grup ve 2015 yılında Amerika nüfusunun %35’ini temsil edecekleri hesaplanıyor. Günümüzde orta yaş dönemlerine, yaşamlarının en güçlü yıllarına giren ve emekli olmaya başlayan baby boomer’lar toplumu dönüştürmeye devam ediyor. Karekteristik özelliklerinin “bencillik ve empati eksikliği” olduğunu iddia ediliyor ve bu kuşağın gelecek nesillere berbat bir dünya bıraktığı iddia ediliyor. Varoluşçuluk rüzgarıyla “yalnız ve cesur” yaşayan bizim canavarlar 68 kuşağının mutfağından geliyorlar ve  memleketin bütün ihtilallerini gördüler. Ortak bölenleri “Mustafa Kemal’in askerleri” oluşları. İçlerinden hiçbirini FETÖ metö kandıramadı. Yaşamlarının her kertesinde varoluş savaşı verirken kendi kendilerini inşaa ettiler. Aldıklarından fazlasını kattılar yaşama…Kendini “Canavarlar”dan hissedenler UNESCO’nun yaşlılık tanımını: “ Bir insan konfor alanının dışına çıkamıyorsa yaşlıdır” Başka bir deyişle yeni şeyler öğrenmiyorsa, artık şaşırmıyorsa ve çoğu şeyi bildiğini düşünüyorsan yaşlıdır. Merak etmiyorsa, keşfetmiyorsa yaşlıdır.” kırmacasına haftada bir buluşuyorlar ve carpe diem/günü yaşıyorlar …Hadi bana müsaade bekletmeyim çocukları…

24 Kasım 2019 Pazar

kadın adamı filozof yapar

Felsefe tarihine kabaca bakıldığında bir erkek yazınsal tarihi olarak görülebilir. “Her alanda olduğu gibi felsefe alanında da kadınların görünürlükleri aslında kadın mücadele tarihinin gelişimine bağlı kalmıştır. 

Ancak görünen her ne kadar bu olsa da antik çağdan biri kadın filozofların bir şekilde felsefe yaptıkları ve felsefe tarihine katkı sundukları bir gerçektir. Krotonlu Theano, Miletli Aspasia,İskenderiyeli Hypetia i̇le oluşan kadını filozoflar geleneği çağdaş felsefede adeta doruğuna ulaşmış ve Hannah Aradent, Simone de Beauvoir, Judith Butler gibi çok önemli kadın filozofların felsefe sahnesine çıkmasına tanıklık etmiştir.” diyor  Düşünbil dergisinde ki yazısında Ala Emine Deniz Ersoy. 
- Reklam -

Reklam olabilir diye aldırmadan Düşünbil Dergisini hararetle tavsiye ediyorum. Her sayısında felsefenin başka bir penceresi açıyor. Kadın filozoflar sayısında, başlıkta dalga geçtiğim gibi, adamı filozof yapan kadınlar var. Varoluşculuğun babası Jean Paul Sartre’ı gedikli hayat arkadaşı Simone de Beauvoir tamamlamış mıdır? Yoksa ustanın kafasının etini mi yemiştir? Sokak diliyle bakacak ve “İkimizin resmini çıkarsınlar yan yana..” şarkısından etkilenip Sartre ile Simone de Beauvoir resmine birlikte bakarsak kimin kimi filozof yapacağını söylemek kolay ama kazın ayağı öylemi bir bakalım. Mesela 1952’de Chicago’da belgesel fotoğrafçı Arthur Shay’ın çektiği fotoğrafla Sartre’a birlikte bakın…
Castor(Cesur) lakaplı biseksüel yazarı yakından tanıyalım;
Simone Lucie-Ernestine-Marie-Bertrand de Beauvoir(9 Ocak 1908 – 14 Nisan 1986) Fransız yazar ve filozof. Roman, felsefe politik ve sosyal deneme, biyografi ve otobiyografi yazarı, gazeteci.En önemli eseri 1949’da yazdığı, kadınların gördüğü baskıların bilimsel incelemesini yaptığı ve modern feminizmin temellerini kurduğu İkinci Cins (Le Deuxième Sexe) sayılabilir.1908’de Paris’te Georges Bertrand ve Françoise (Brasseur) de Beauvoir çiftinin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Geleneksel bir ailenin büyük kızıdır. Otobiyografisinin ilk bölümünde (Bir Genç Kızın Anıları) dinine ve ülkesine bağlı ataerkil bir ailenin sorumluluklarla donatılmış kızı olarak yaşadığı dönemden bahseder. Kişiliğinin koyu katolik annesinin ve bilinemezci babasının karşıtı olarak şekillendiği söylenebilir.Matematik ve felsefede Baccalauréat sınavını geçtikten sonra Katolik Enstitüsü’nde matematik öğrenimi ve Saınte Marie Enstitüsünde yabancı dillerde yazın eğitimi gördü. Daha sonra Sobone’da felsefe eğitimi aldı. 1929’da seçkin Ecole Normale Superieure’ye kayıt olan ve Sabone’da kurs almakta olan Jean-Paul Sartre ile tanışır.1929’da felsefede Agregation başaran en genç öğrenci olur. Sartre o yıl birinci olur, Simone ise ikinci. Ancak herkes bilir ki de Beauvoir felsefede en iyi idi. Sartre’a birincilik erkek olduğu için verilmişti. Sorbonne’da iken hayatı boyunca bilinecek lakabı Castor(Cesur) edinecektir.1943 yılında Simone Konuk Kız (L’Invitée) adlı Rouen okulundaki öğrencilerinden Olga Kosakiewicz ile olan kronik lezbiyen ilişkisinin öyküsünü yayınladı. Bu öykü aynı zamanda de Beauvoir ile Sartre arasındaki karmaşık ilişkiyi ve ilişkinin bu üçlü ilişkiden nasıl zarar gördüğünü anlatır.
Ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra De Beauvoir Sartre’ın Maurice Merleau-Ponty ve diğer arkadaşları ile kurduğu Modern Zamanlar (Les Temps Modernes ) adlı politik gazetede çalışmaya başladı. De Beauvoir bu gazetede kendini geliştirdi ve ölümüne kadar editör olarak çalışmaya devam etti. Belirsizlik Ahlakı Üzerine (Pour Une Morale de L’ambiguïté , 1947) kitabında Fransız varoluşçuluğu etkileri farkedilmektedir. Kitapta çok sade bir biçimde Sartre’ın olmak ve hiçlik felsefeleri arasındaki geniş açıyı göstermektedir.1981’de Sartre’ın acı dolu son yıllarını anlattığı Veda Töreni’ni (Cérémonie Des Adieux) yazar. Kendisi de Paris’de Cimetière du Montparnasse Mezarlığına Sartre’ın yanına gömülür. Mezar taşında isimleri alt alta yazılır. Ölümünden sonra ünü yayılmaya devam eder. Sadece 1968’lerin post-feminizminin kurucusu olduğu için değil aynı zamanda akademisyen olarak ve varoluşcu Fransız düşün insanı olarak da ünü gelişerek yayılır. Sartre’ın üzerindeki etkisi her zaman görülür. Felsefe üzerine yazdığı birçok eserde de Satre’ın varoluşçu etkisi görülebilir. Paris’te Seine Nehri üzerine yapılan bir köprüye yazarın adı verilmiştir. Paris’e gittiğinizde, St.Germain’de ünlü varoluşçu ikiliye  ev sahipliği yapmış Cafe de Flore uğrayıp havayı teneffüs ettiğinizde kimin kimi filozof yaptığını daha iyi anlarsınız…
- Reklam -

2 Eylül 2019 Pazartesi

Potemkin Zırhlısı ve adam olacak çocuk..
Kibar olayım ve lafın devamını…davranışlarından belli…olur diye getireyim. Söz konusu çocuk 68 kuşağının sinema sanatı elçimiz, kültüre dair ne varsa bilgisayar ortamı bugün ki gibi değilken, kopyala yapıştır için başvuru kişimiz Vecdi Sayar’dı. Ne yalan söyleyeyim Mimarlık Fakültesi yıllarımızda pek de adam yerine ‘say’mazdık Vecdi'yi. Ankara Koleji’nden gelme, biz sporcu haylazlara pek de uymayan, kitap kurdu bir arkadaşımızdı. Sonradan Kültür Bakanlığı Müsteşarı ve günümüzün en büyük film otorite ve eleştirmenlerinden olan Vecdi, filmleri kendi görür görmez eleştirisini yazıp stüdyonun kapısına, daha biz filmi görmeden asarak sinema aşkımızı öldürdü. Tabii bizde hayranlıklarımızı sunmak için bütün gün peşinden koşardık. Yakalayamadık ve Vecdi ODTÜ Ruhunun kültür ve sanat ambasadoru oldu.
Sokağa döken film…
Tamam Kadıköy Maarif Koleji başkaldırı ve özgürlük dolumuyla gelmiştim Ankara’ya ama Sinematek salonlarında tanıştığım Eisenstein’ın “Potemkin Zırhlısı” filmini yasaklanmadan görmemle birlikte kanımda ki delikanlılık alevi, devrimci eylemciliğe evrildi. 555K(5Mayıs saat 5’de Kızılay’da) olaylarında ,bizden on yıl önce Adnan Menderes’in yakasına yapışan o zamanın gençlik lideri Deniz Baykal’dan ileriye taşıdık emperyalizm protestosunu. Kimseye söylemeyin ama Molotof kokteylinin erbabıydık. Kasklarının benzerliğinden dolayı ‘fruko’ adını almış Toplum Polisleriyle ilk sıcak temasımız Vietnam’dan ayağının tozu, elinin kiriyle Ankara’ya büyükelçi atanan Komer’i Esenboğa apronunda kovalarken oldu. Sanki biz ‘Yankee go home’ dememişiz gibi o birde kalkıp ÖDTÜ’müze geldi Vietnam kasabı. Geldiği gibi gitmekle kalmadı, üstüne üstelik makam Cadillac’ından da oldu. Yıllar sonra gezi olaylarında yabancılık çekmemem şerbetli oluşumdandır. Totaliter rejimlere böylesi toplumsal spontane başkaldırışlar hep ters gelmiş, ayaklarına dolanmıştır. AKP tencere tava sesleri arasında kaybetti İstanbul’u. 

27 Ağustos 2019 Salı

İlginizi çekmeyebilir ‘özyazım’dır!

Benim gibi altmışlı yıllarda, Ali Püsküllüoğlu’nun “Öz Türkçe Sözlüğü”yle laf yarıştırmış, biri için “Selfie” özçekim ise “kendine yazım”da “özyazım” dır. Bugün biraz Mimarlık ve onun yaşam felsefeleri ve diğer disiplinlere olan etkisi üzerine kendimce biraz dağıtacağım,artık siz toparlarsınız. Epeydir uygulamadan çekildiğim için olsa gerek, artık yapamayan anlatırmış misali, mimarlık üzerine yazmaya verdim kendimi. Her zaman derim mimar mimardır. Pratikte tasarlayamıyor, çizemiyor, uygulayamıyor ise düşünsel platformda değerlendirmeler pekala yapılabilir. Gökyüzünü maviye boyama benzemez bu iş, ciddi uğraş gerektirir. Mimarlık daima uygarlığın giysisi konumundadır. Felsefe eski Yunanca “Philosophus” Bilgelik Aşığı” anlamına gelir. Montaigne ise “Felsefe yapmak, ölmeyi bilmektir” der. Mimar Louis Kahn  ise “mimarlık doğanın yapamadığını yapmaktır” der. Nasıl ki mimar her çizdiğinin, inşaa ettiğinin sorumluluğunu taşımalıysa, yaşama dair felsefe yaparken, düşünce belirlerken de lafının nereye gittiğini bilmesi gerekir. Hataları günün sonunda toprak altında kalan doktorlardan daha fazla zorlanır mimarlar. Zira onların olası hataları yeryüzünde kalır ve ömür boyu silinmez. Mühendisler “bana ne mimar böyle çizmiş” diyerek sıyırabilir ancak atlet komple proje sorumlusu  mimarın kaçarı yoktur. Ayrıca mimarın projesini yaratmaktaki başarısı, kültürü  iyi özümsemesine, çevreyi iyi algılamasına ve toplumun  sosyal yapısını iyi analiz etmesine bağlıdır. Aslında kültür bir anlamda da uygarlığın akan bir ırmağı, mimari de adeta onun parıldayan bir aynısı olmuştur. 
Zor meslektir mimarlık…
Dolaşalım biraz düşün dünyasında. Malum; konuyu bağlamayı beceremezsen içeriğe mahkum kalırsın. Ben anlatayım de siz bunun mimarlıkla bağlantısını kurun. İpucunu şöyle vereyim. Mimara ilk öğretilen tanrının detaylarda gizli olduğudur. Satır aralarını okuyarak vurgulamak istediğim, inşa etmeye çalıştım gerçekleri bulacaksınız. Varoluşçu edebiyatın “futbolcusu”, saçmanın babası, düşüncesi kanayan yazar olarak tanımlanan Albert Camus, politik söylemlerle sesini yükseltmedi ama fısıldayarak depremler yarattı.  1938’de tamamladığı ancak 1960’da araba kazasında ölümünden sonra 1970’de basılan ilk kitabı “Mutlu Ölüm” de gelecek yıllarda ki yazıları için birtakım notlar tutmuş, kendi yazgısına egemen olan özgürlüğünü savunmuştu. Yapıttan  daha çok  ilerde ki yazıları için belgeler derlemişti. Daha sonra yazdığı ünlü “Yabancı” kitabının kahramanı Mersault kendisine “mutlu musun” diye soran sevgilisi Catherine’i şöyle yanıtlar; “Seçmek ve istediğini serbestçe yapmak zorunda olduğunu, mutluluk için bir takım şartların  gerektiğini düşünmekle  yanılıyorsun. Önemli olan mutluluğu istemektir. Bu çok büyük ve her an var olan bir bilinçtir. Gerisi, sanat, başarı, hepsi bahane. Üzerine nakış işlenecek bir kanaviçe.” der ve başka bir yerde cahil cesaretini tavsiye ederek şöyle ekler; “… mutlu yaşantıyı kusursuz hale getirmek için minimum bilgisizlik gereklidir. Buna sahip olmayanlar, onu arayıp bulmalıdırlar, bilgisizliğin kazanılması şarttır.”.
Kazanılmış cehaletle kitleler mesut mutlu yaşarken, rahatsız mimarlar Camus’nun “Sissofes Efsanesi”nde anlattığı gibi; düşeceğini bile bile koca kayayı yokuş yukarı itip dururlar… 

15 Ağustos 2019 Perşembe

Bugünkü SONSÖZ YAZIM Hep ipini koparan boğanın yanında oldum… Federico Fellini "Pisi balığı filetosu hakkında film yapsam, konusu yine kendim olurdum" der . Onun kadar narsist, ben merkezci kabul etmeyin ama 68 kuşağı olarak varoluşçuluk akımının içine doğduğum için, üzerine konuşmak, ne getirdi ne götürdü değerlendirmek bana düşer. Jean Paul Sartre 1938’de “Bulantı”sını yazarken ben henüz ana rahmine düşmemiştim.Kadıköy Maarif Koleji’nde varlığımın ayırdına vardığım, başkaldırının günlüğünü tutmaya başladığım zaman kendimi egzistansiyalizm akımının ortasında buldum. Arı Türkçe kullanma gayreti içinde olarak hemen akıma “varoluşçuluk” sanı/ismini verdim. Varoluşculuk gelenekçi felsefeye başkaldırının, karşı koymanın öyküsüdür. Koyu bireyciliği hayatın merkezine yerleştirir. Herhangi bir düşünce okulundan olmamak, herhangi bir inançlar kümesini, özellikle sistemleri yetersiz görmek, sığlığını, bilgiçliğini, yaşamdan yoksulluğunu ileri sürerek geleneksel felsefeyi açıkça küçümsemek varoluşçuluğun çıkış noktasıdır. Zamanının ruhuna aykırı olarak bu gergin karşı durma, kişinin kendi kendiyle uğraşmaya odaklanması yepyeni bir şeydir. Taşçı kalemiyle kendi kendini yontar varoluşçu birey. EGZİSTANSİALİZM dediler format attırdılar… Maarifin marşında.. ”Senden aldığım nurla yolumu bulacağım” der. Tam karakter oluşumu evresinde bulaştım, tanıştım, yaşayarak öğrendim varoluşun sırlarını. Şansıma Vietnam Savaşı’na gitmeyi reddetmiş Amerikan entelektüelleri askerlik görevini Barış gönüllüsü/Amerikan Kültür misyoneri olarak yapmak üzere dünyanın dört bir tarafına dağılmışlardı. Pek çoğu Kadıköy Maarif Kolejinde bizim kısmetimize düştü. İngiliz edebiyatı dersinde 20. yüzyılın önde gelen aydınlarından Jean Paul Sartre’ın “Bulantı”sını, Albert Camus'un “Yabancı”sını okuduk. Üzerlerine münakaşalar yaptık. Günlük biçiminde yazdığı ilk romanı Bulantı’da romanın kahramanı Roquentin'in dünya karşısında duyduğu tiksintiyi anlatıyordu. Bulantı, yansıttığı güçlü bireyci ve toplum karşıtı düşüncelerle, sonradan Sartre'ın felsefesinin temellerini oluşturacak birçok konuya yer veren özgün bir yapıttı. "Varoluş"la yüz yüze gelen Roquentin'in geçirdiği değişimi anlatan Bulantı, varoluşçuluğun kült kitaplarından biri oldu. Düşünsenize delikanlılığa adım attığınız günlerde size bugüne kadar öğretilen tüm kalıpları, dünya görüşlerini, geleneksel ahlak kurallarını. kısaca basmakalıp, kafanıza kakılan, sorgusuz sualsiz uyumanız için dayatılan kurallar dizinlerini bir kenara iterek “varoluş özden önce gelir/existence comes before essence” mottosuyla ete kemiğe bürünen “Kendini kendin kurgula KKK” seçeneği sunuldu bana. Varoluşçu olmazsın da ne yaparsın birader Ortak özellikleri koyu bireycilik olan akımın babaları Jaspers, Heidegger, Pascal, Kierkegard, Sartre …azılı Hiristiyanlık düşmanı Nietzche..Bağnaz Grek Ortodoksu Dostoyevski..Rilke, Kafka ve Camus Varoluşculuğu kapsamlı bir kültürel uygulama olarak gördüler. Yapıtlarında bu yönde mesajlar verdiler. Rus romanı 1000 sayfa okunduktan sonra anlaşılmaya başlanır. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını anlayacağım diye imanım gevredi. Neyse ki “Yeraltı Adamı” nda açıkça “İnsanlar her şeyden çok özgürlüklerine değer verirler” ve “Hiç bir şey ,mantıklı düşünme yeteneğimiz bile, bize özgürlüğümüzden daha gerekli değildir” dedi de maksadını anladım ustanın. Delikanlılığım süresince ve daima “Değerlerin hiç de insan gerçekliğinden bağımsız mutlak bir yanı yoktur, çünkü bu değerleri yaratan insanın ta kendisidir.” diyen mükemmel varoluşçu Sartre’la haşır neşir olarak aydınlanmanın doruğuna ulaştım. Duvarcı kalemiyle bildiğim gibi yonttum kendimi. Temel felsefemin pratik hayata yansımasını o gün bu gündür varoluşçu olarak yaşıyorum. Yani “I did it my way”..

30 Temmuz 2019 Salı

SONSÖZ yazım 2018

ELLİ YILDA İÇİNE ETTİLER GÜZELİM MEMLEKETİN

HAYATININ ÖNCEL KESİMLERİNDEN ÖRNEKLEME YAPARAK BUGÜNE BİR TÜRLÜ GELEMEYEN ‘OLDDİES’ ANLATICILARINDAN HAZZETMEM AMA 68 RUHUNUN KERAMETİNİ, HAFIZALARI TAZELEMEK ADINA, YAZMAK VACİP OLDU. 50 YIL SONRA 68’İ ANLAMAK NOKTASINA ARTIK GELMİŞSİNİZDİR SANIRIM….
Trump ve şürekasının Türkiye’yi ‘Muz Krallığını fırçalar gibi’ tehdit ederek küstah aşağılamasıyla; Vietnam komiseri, CIA ajanı, büyükelçi Komer’in Esenboğa havaalanında kovalayarak protesto edip ‘yankie go home’ çığlıklarımıza rağmen ODTÜ’ye bayraklı cadillac makam arabasıyla gelmesi aynı Amerikan emperyalist küstahlığıydı. Orda biz emperyalist emelleri, Amerikan egosunu yaktık kül ettik.
ELİMİZİ BIRAKIP AYAĞIMIZI ÖPÜN…
Tabii bizim birileri gibi bagajımızda ‘Zarrap günahları’, ’Halk Bank para dolu kutuları’ olmadığı için yel değirmenlerine vatansever saldırıya geçebildik.’Eyy Amerika’ filan gibi hariçten gazeller atmadan, tatlı su kabadayılığı yapmadan dersini verdik küstahların. Oysa ülkenin egemen işbirlikçileri ki biz onlara; ‘Amerikan Uşakları’ deriz…Ne bizi, ne Kurtuluş Savaşımızdan sonra ülkenin yapılanmasında Amerikan Mandasına kesin hayır diyen Atamızı, ne de vatan şairimiz Nazım’i dinlemeden anahtar teslimi verdiler ülkeyi ABD’ye. Biz 6.filoyu denize dökerken onlar şükür namazı kılıyorlardı. CIA Türkiye Bölge ve eşzamanlı MİT başkanı Fuat Doğu eliyle Fetö’ye Kominizmle Mücadele Örgütü kurdurarak yeşil kuşak yarattılar. Amerikan işbirlikçileri 68’in soylu vatansever kuşağını topyekun katlederek veya kapitalist sistemin çarklarında eriterek imha ettiler. Başkaldırı Elli Yaşında kitabında Alev Er ve Eray Özer 68 dalgasının geri çekilirken en öndekilerin geri dönmediğini ve kalanlara neler olduğunu röportajlar eşliğinde çok güzel anlatmışlar günden bu güne Amerika ekonomik ve siyasal yaşamını kendi denizaşırı global çıkarları için maniple etti. Ülkede sosyal demokratların Amerikan aleyhtarı direncini kırmak için, laikliğin altını oyarak, radikal İslam’ı körüklediler. Fetö olayı İran’da ki Humeyni’nin başı çektiği ‘mollalar ‘hareketinin tıpkısının aynısıdır.
ELLİ YILIMIZI BÖYLE YEDİ AMERİKAN UŞAKLARI
Allah’tan taraflar iktidar ve çıkar kavgasına düşdüler.Tasviye edilme endişesiyle Fetö militanı askerlerin ihtilal girişimi 15 Temmuz’da akim kaldı da iç savaşın eşiğinden döndük. Arada it dalaşı yapar gibi olduğumuza bakmayın son 15 yıllık AKP iktidarı Amerika’yla ‘Ne istediniz de yapmadık’ modunda kuzu kuzu yaşadı. Adamlar 11 askerimizin başına Süleymaniye’de çuval geçirip hapsederken gıkımızı çıkarmayıp arada derede gaza gelip Rus uçağı bile düşürdüler. Sınırımızın Güneyinde Amerika PKK ve YPK bölücü terör örgütlerine özek kantonlar kurdurmayı fütursuzca yürütürken, Trump’a seçim kazandıran Avengelist tarikatın pastörü su katılmamış ajan provakatör Brunson krizine geldik köşeye sıkıştık. Kifayetsiz muhterisler eliyle yürüttüğümüz ‘Ver imamı al papazı’ şark cambazlığımız ters tepti. Experto credito/yaşayarak öğrenmişe inanın zor günler bekliyor eski ve güzel Türkiye’yi. Neyse ki, bugünü içine sindiremeyen, her an patlamaya hazır yanardağ gibidir 68 ruhu. Kor kıvamındaki lavında başkaldırı kabına sığamazlığı, haksızlık kabullenenmezliği Fahrenheit451 derecededir. İki kişiden birinde mevcut bu vatansever ruh ülkenin payandasıdır.

Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe
Katiyen bizim bahçeli devletten bahsetmeyeceğim, merak etmeyin. Hani “Avrupa’yı Avrupa Yapan Değerler” kitabını inceliyor, peki “Türkiye’nin değerleri nedir?” i sorguluyorduk ya. Ben, ulusal karakterimizin ana hatlarını belirleyen bir tane yakaladım. Türklerin en büyük değeri devleti ve ona eşdeğer saydığı ordusudur.Başlıktaki atasözü; “Büyük bir zafer için her tehlikenin, hatta ölümün bile göze alındığını belirtir. Sonunda büyük bir başarıya ulaşmak için yok olma tehlikesi bile göze alınır.” der. Türk kimliğini çözümlemede anahtar olacak cümlelerden biri. Devletin yerini hiçbir şeyin tutmayacağını, devletin var olmak için olmazsa olmaz koşul olduğunu ifade eden bir söylemdir bu. Hatta ölmeyi ve bilumum leş yiyici mahlukata yem olmayı devletsiz kalmaya yeğleyen anlayışın öz ifadesidir. Kanuni Sultan Süleyman'a kadar Osmanlı şehzadeleri Anadolu da ki sancak beyliklerinde başlarındaki lalalar gözetiminde yetiştirilmekteydi. Padişah öldüğünde en hızlı olarak saraya ulaşan ve içeri girebilen (yani vezirlerin ve sadrazamların onayını alabilen) devletin başına geçebiliyordu. Geç kalan ise boğduruluyordu. İşte bu söz tam da şehzadelerin durumu ile örtüşmektedir. Ya devletin başına geçersin ya da ölürsün. Bizde, en son kurgu hariç, bütün ihtilaller Ülkeyi kurtarmak adına devleti ele geçirmek isteyen ordu tarafından yapıldı. Devleti ele geçirmenin yolunun orduyu ele geçirmek olduğunun ayırdına varan FETÖ bunu başlattı. Büyük ölçüde amacına ulaştı da. 
Sivil Devlet benim Devlet oldu.
Yolları ayrılınca AKP şimdi sivilleştirme kisvesi altında orduyu siyasileştirerek devlet hakimiyetini TEK kişileştiriyor. FETÖ bir CIA icadıdır. Şöyle ki;1946’da başlayan devletçilik düşmanlığı Amerika himayesinde özel sektör severliğe dönüştü. Vahşi kapitalizmin faşist uygulama aygıtı CIA tıpkı İran için “Humeyni ve Mollalar” olayında yaptığı gibi, Komünizmle Mücadele Dernekleri kapsamında FETÖ yapılandırmasını başlattı. McCarty komünist avının bizdeki uzantısı sürecini başlatan bu yapılanma Nazım Hikmet gibi memleket evlatlarına kaçırıp vatan haini fotoğrafına yerleştirdiği gibi, yıllar içerisinde, Sabahattin Ali, Deniz Gezmiş,  Sinan Cemgil vb.  bağımsızlık savaşçılarının canlarına aldı. Son çeyrekte Ordu önce kısa devre, bedelli uygulamaları ile kadük hale getirildikten sonra kozmik odasına girilerek önce itibarsızlaştırıldı, daha sonra Ergenekon ve Balyoz operasyonlarıyla sıfırlandı.  
Maalesef çok fakiriz 
Bu denli, atiden gelip ebede uzanan, çok yaşanmışlığımıza rağmen kurumsal kimliğimizi Avrupa hafızasına kazıyacak bir tek eserimiz yoktur. Avrupa medeniyetlerinin toplumsal karakterleri, sanat eserleri arasına yerleştirilmiş kışkırtıcı nitelikli mesajlar içerir. Örneğin Picasso savaş karşıtlığını Bask kenti Guernica’nın1937’de bombalanmasını  siyah beyaz tablosunda öyle güzel soyutlamıştır ki, görenler bugün bile göz yaşlarını tutamazlar. Oysa bizim, Ulusal karakterimizi sembolize edecek eserlerden geçtim, mesela onların Andersen Masalları’na koşut bir masalımız dahi  yoktur bizim. 
“Kırk Haramiler”i de yakıştıramıyorum doğrusu.
 
Bizim Cicero’lar çakma 

Ar damarına stent takılmışlar köprüden önce ki son çıkışa yaklaşırken "yüzsüzlük surviver" yarışmasının sezon finalini kaçırmayın.

Pieter Steinz öyle bir ölümsüz  başucu el kitabı yazmış ki elimden bırakamıyorum. “Avrupa’yı Avrupa yapan değerler”. Gel zaman git zaman bu kitaptan aktarmalar yaparak, Batılı değerleri bizimkilerle (şayet bulabilirsem) karşılaştıracak, günün stresinden uzaklaşmanızı sağlamaya çalışacağım. İlk olarak ünlü riyakar_evet yanlış duymadınız _riyakar filozof Cicero konuğumuz. Biyografisini yazanlar tarafından Marcus Tullius Cicero (MÖ106_43) felsefede şüpheci siyasette riyakâr olarak tanıtılır. Kendini beğenmiş, iki yüzlü, ukala ve ömrü boyunca büyüklük kuruntusu olan biri. Bunlara rağmen adı tarihi büyük bir insan olarak geçti_ hatta en çok hayran olunan Romanlılardan biri olarak. Zira Cicero muhteşem bir yeteneğe sahipti. Odysseus gibi konuşup Kalliope gibi yazardı. Kalıplaşan yazıları sonraki yüzyıllarda_ özellikle de Petrarca’nın Cicero’nun mektuplarını keşfetmesiyle_ Latincenin altın standardı ilan edilirken, güzel konuşma yeteneği Robespierre, Goebelles, John F.Kennedy ve daha niceleri için ilham kaynağı oluşturdu. “Cicero, bir adamın adı değil, konuşma sanatının ta kendisidir.” diye yazmıştı Romalı okul öğretmeni Quintillianus MS 1. yüzyılda. Belagat ustalığının ve siyasetçiliğinin yanında, asıl kabiliyeti Yunan felsefesini çevirerek aktarma olsa dahi, Cicero aynı zamanda bir felsefeci idi. Metanet gösteren ve devlet işlerine (res republica) ve eski Roma değerlerine sadakatli olan Cicero , yurttaşlarının Yunan felsefesinin en önemli akımlarıyla tanışmasını sağladı. Platon, Aristoteles, Zenon ve Epikourus’un eserlerinde geçen anahtar kavramlara Latince karşılıklı bularak Romalıların daha kolay düşünmesini ve tartışmasını sağladı. Kendisinin hukuk felsefesi, ahlak ve teoloji konusundaki eserleri_ De Lebigus(Yasalar Üzerine) De Officiis ( Yükümlülükler Üzerine) ve De natura deorum ( Tanrıların Doğası) 18.yüzyıl Aydınlanma dönemi düşünürleri için büyük değerler taşıyordu. 
Kimi deyişleri
·      Cumhuriyet [res publica], halkın işidir [populi res]halk, herhangi bir şekilde bağlantılı tüm insan gruplarını değil, ancak hukuk ve haklar konusunda ortak bir anlaşmaya varmış, karşılıklı menfaatlere katılmaya istekli birçok insanın bir araya gelmesidir.
  • Barış ile kölelik arasında çok büyük fark vardır Barış huzur dolu bir özgürlüktür. Kölelik ise yalnız savaşarak değil ölümü bile göze alarak uzak tutulması gereken her türlü kötülüğün en kötüsüdür.
  • Bir yerde yaşam varsa orada umut da vardır.
  • Bütün büyük işler, küçük başlangıçlarla olur.
  • Çalışarak ün kazananların sayısı, doğuştan ünlü olanlardan daha fazladır.

Peki nesi eksikmiş bizimkilerin dersiniz? 
El cevap; Alayı“Kifayetsiz muhteris”.İki asır sonra bile muasır medeniyet seviyesine ulaşamamış bizimkiler. Hemen her gün tv’ler ve/veya gazetelerde de boy gösteren bizim riyakarlar, Milattan hemen önce yaşamış Cicero’nun tırnağı bile olamaz. Yahu insanda biraz tahsil, konuya ilişkin bilgi, hayata ilişkin espri vb. katmadan vazgeçtim asgari değerler olmaz mı? Ülkenin görsel medyası tv tartışma programlarında dökülüyorsa, sözüm ona profesörler yandaş yalakalık yapma adına  kalitelerini(!) sıfırlıyorsa yandı gülüm keten helva..
Bizim Cicero’lar olsa olsa bir zamanların çift taraflı ajanı Çiçero olurlar.

 




Ben suya “buu..” derken başlamış ..

Ünal Özüak
31 Temmuz 2017
Churcill ve Che ile puro sever kardeşliğimiz...
68 başkaldırmamız nasıl ortadan kaldırıldı ona bakacağız bugün. Kanaat önderimiz Albert Camus altlık yapacağımız notlarını tutmaya 1941’de başlamış. Öncülleri ve/veya yaşdaşlarının özlü deyişleri arasında ki safarisi sırasında acun (dünya)un ne denli “saçma düşün yüklü olduğunun” ayırdına varmış.
Öz Türkçe yoğun girişimi yadırgamayın çünkü Kadıköy Maarif Koleji’de Camus’nün “Yabancı” ve diğer yapıtlarını okuduğum 60’lı yılların yazın/edebiyat dili öz Türkçe idi. İrtica zaman içinde dilimizi elifbayla kesti. Albert Camus’yü, diğer filozof, edebiyatçı veya topluma yön veren her aydın gibi, çağının olaylarına göre değerlendirmek gerekir. Camus’nün yaşadığı çağa diktatörler ve savaşlar çağıydı demek yanlış olmaz. Yazarın, işte böyle bir dönemde ‘Absürd’ felsefesini kurması bir rastlantı olamazdı kuşkusuz. O, çevresinde yaşananların anlamsızlığını berrak bir bilinçle fark etmiş; aynı, saçmalığa karşı başkaldırma argümanında dile getirdiği gibi çevresinde olan bitenlere gerekli savaşı vermiş, mesela Alman tankları Paris sokaklarını döverken, bir yer altı direniş örgütünün önde gelen kahramanlarından birisi olmuştur.
Beraber yürüdük biz bu yollarda
22 Mart 1968 günü Paris’te Nanterre Üniversitesinde Daniel Cohn Bendit (kızıl Danny) önderliğinde bir grup öğrenci ABD’nin Vietnam savaşını protesto ederek ve eğitimde reform yapılmasını isteyerek 68 olaylarını başlattı günü izleyerek bütün dünyada üniversite işgalleri, eğitim boykotları hızla yayıldı. Bu olaylara 68 olayları, bu olaylar sırasında üniversitede bulunan ve devrimciler adı verilen kanatta yer alan öğrencilere de 68 kuşağı adı verildi. Sonradan bizim gibi ülkelerde devrimci olmayan, o yıllarda üniversitede okuyan muhafazakâr kanattakiler de kendilerini 68 kuşağıyla birlikte anmaya başladılar. Dönem, bütün dünyada bir başkaldırı dönemiydi. Devrimciler kimdi, Che Guevara ne diyor ne anlatıyor, ne istiyordu, Amerika ile Rusya arasındaki uzay yarışı bu ortamı nasıl etkiliyordu? Mesela eşitsizliği, savaşı, kısıtlayıcılığı protesto edenler arasında Joan Baez vardı. Elinde gitarıyla protest şarkılar söylüyordu. O dönemde her alanda yaşayan efsaneler vardı. Çoğu da efsane olmak için çok genç yaştaydı. Bunları uzun uzun yazarım yazmasına ama buralara sığmaz. Belki şu kadarını söyleyebilirim: Çoğu genç insanın kafasında daha iyi, daha eşitlikçi, daha özgür, daha barış dolu bir yaşama ulaşmak, kapitalizmin yıkıcı kâr ve büyüme güdüsünü dizginlemek, gelir dağılımını daha eşitlikçi kılabilmek için düzeni değiştirme düşüncesi vardı.
Sonu çok kötü bitmiş bir başkaldırı olarak tarihe geçti bizde 68 kuşağının öyküsü.
Başka bir 68’li Mahfi Eğilmez’e kulak verelim; Bizde 1960 darbesi aslında bir askeri darbe olmasına karşılık başka darbelerden farklı bir gelişmenin tohumlarını atmıştı. 1961 Anayasası, şimdiye kadar Türkiye’de yapılmış en ilerici en demokratik Anayasaydı. 61 Anayasası’nın getirdiği özgürlük havası genç kuşağın o zamana kadar yaşamadığı bir ortam yaratmıştı. 1968’de Fransa’da başlayan başkaldırıya eşlik ederek, daha fazla özgürlük, daha fazla barış istemiyle başkaldırdı gençlik. Ne var ki bizdeki yöneticiler bu başkaldırıya hiçbir zaman hoşgörüyle yaklaşmadılar. Bu başkaldırı, ‘devlete karşı isyan’ olarak tanımlandı ve askeri darbeyle durduruldu. Askerlerin 1961 Anayasasıyla getirdiği özgürlük havasını, 1971 Anayasa değişiklikleriyle yine askerler kaldırdı. İşkenceler, cezalar, yargılanmalarla geçti koskoca dönem. Ve idamlarla noktalandı. Türkiye, ne yazık ki bu kuşağın başkaldırısının eşitlik, özgürlük, barış amaçlı olduğunu anlamamakta ısrarla direndi. Bugün, aynı gereksinimler hala artarak devam ediyorsa o günlerin anlayışsızlığının bunda katkısı çok fazladır.
Başarabilsek farklı bir dünya olurdu
68 kuşağının başkaldırısı ne yazık ki yalnızca Avrupa’da sınırlı sonuçlar verdi. Eşitlik, barış, özgürlük, gelir dağılımını düzeltme idealleri dünya çapında açık sonuçlara ulaşamadı. Amerika mesela, bu başkaldırıyı görmezden geldi. 1960’larda Vietnam’da savaşan ve her şeyi yüzüne gözüne bulaştıran ve aslında 68 başkaldırısının belki de temel nedeni olan Amerika, aynı tavrını dünyanın her yerinde inatla sürdürdü. Son olarak petrol çıkarlarının peşinde saçma sapan bir Büyük Ortadoğu Projesi eşliğinde buralara şekil vermeye kalktı, her geçen gün daha da karışan bir bölge yarattı.Bugünün küreselleşmiş dünyası 68’lerin dünyasından bile daha az eşitlikçi, daha az özgür, daha az barışçı bir dünya. Üstelik tek tük çabaları bir kenara bırakırsak, dünyanın hiçbir yerinde daha eşitlikçi, daha barışçı, daha özgürlükçü bir dünya için 68 kuşağının ateşlediği kıvılcımı ateşlemeye mecali olan bir kuşak görünmüyor.

15 Temmuz 2019 Pazartesi


       

Ahmet Özal oradaydı…

 Ünal Özüak

15 Temmuz 2019

Facebook

ÜLKENİN ÖNEMLİ FİGÜRLERİNDEN AHMET ÖZAL’IN ORHAN UĞUROĞLU HATIRINA SONSÖZ’DE YAZMAYA BAŞLAMASI BANA 87’DE DUYDUĞUM İLKSÖZ’LERİNİ ANIMSATTI. HAYATIMIN KIRILMA, DAHA FAZLA ÜRETKENE DEVRİLME NOKTASINDA BABASINI TEMSİLEN AHMET ÖZAL VARDI.


Anlatayım…Turgut bey toplumsal devrimini başlatırken Ülkenin çarklarını köhneleşmiş, hantallaşmış bürokrasinin tıkadığını doğru tespit etmiş ve önce bunu aşmak gerektiği ayırdına varmıştı. Elinde yeni nesil kadrosu olmadığından oğlu Ahmet Özal’ın Amerika’da okuyan arkadaşlarından devşirdiği PRENSLER ile yola koyuldu. Devletin önemli atar damarlarına konuşlandırdığı prenslerinin elini, özel sektörden sahada iş yapacak adamlar bulmaları için “Birader Kararnamesi”yle, güçlendirdi. Böylece 657 Sayılı Devlet Memuru olma şartları bypass edilerek, hiç Devlet memuru olmamış biri dahi liyakatine göre “1’in 1’nden”direk KİT Genel Müdürü dahi olabiliyordu.

Aklı hırsını yendi…

Kurulma aşamasın da ki Emlak Bankası başına getirilmiş prens Bülent Şemiler ile MESA firması Mimari Koordinatörü olan bendeniz ilk sıcak teması Ataköy Projesi 7,8,9 Mahalle sunumunda yaşadım. Hararetle anlatmaya başladığım sırada yerdeki maketler üzerinde tepinmeye başlayan Genel Müdür “Demirperde silolarına benzer kutu gibi binaları yaptırmam” diye haykırarak çıkıp gitti. Sende mi mimar oldun gibilerden baktığımı fark ettiğinden olsa gerek, bana da “Bana bak pehlivan seninle güreşiriz” tehdidi savurdu. Altında kalmadan “Hiç tavsiye etmem” dedim ve film koptu. Yıllardır bir Emlak Kredi geleneği yaratmış Mesa, Kutlutaş ve Sutek firmalarının temsilcileri bizler, tarifsiz kederlere bürünerek, kuyruğumuzu kısıp, şantiyeleri toplayıp… Ankara’ya döndük.

İstanbul’da bir Pazar günü

Genel Müdür çağırınca icabet olmaz. Hiç unutmam…Bir Pazar sabahı Anadolu ve Emlak Kredi Bankası’ının birleştirilmesiyle kuruluş halinde ki henüz tabelası bile olmayan Banka’nın, Maslak’ta ki binasının 10.katta ki odasına girdim. T_shirt bluejean’li, casual giyimli üç adam relaks oturuyorlar. Bülent beyi tanıyorum ama diğerlerini ilk defa görüyorum. Sonradan yakın çalıştığım Cüneyt Ülsever ve hiç konuşmadan garantör konumda oturan Ahmet Özal. Şemiler hiç atışmamışız gibi, “Emlak Kredi’ci yumurta topuklu bürokratlardan kurtulup çağdaş toplu konut yapacaklarını, bunun için özel sektörden yetkin insanları uygulama başına getirmek istediklerini” söyledi. Amerikan usulü iş teklif etti sizin anlayacağınız. Sonra mı ne oldu? Hiç tevazuu göstermeden söyleyeyim;

“TOPLU KONUTUN ALTIN ÇAĞI BAŞLADI”.

2016 da bu sütunlarda yazdıklarımdan derlemeyle açayım bundan sonra olanları; Emlak ve Eytam Bankası olarak başlayıp, ağzında yuvasını taşıyan leylek amblemli Emlak Kredi Bankasıyla devam eden sürecin 1988’deki kırılma noktasında Ahmet Özal oradaydı. Turgut Özal’ın prenslerinin özel sektörden transfer prens yaverleri olarak tıpkı paranın convertiblesi. vb gibi devrimsel iyileştirmelerden biriyle, toplu konut yapımının yeniden yapılanmasıyla, görevlendirildim. Zamanla yarışan rüya takım derakap Anadolu ve Emlak Kredi Bankalarını İstanbul’da birleştirerek yepyeni logosuyla EMLAK BANKASI’nı kurduk. ”Tanrım beni baştan yarat” operasyonuydu bu. Geleneksel kalıbın kırılmasıyla sağlanan uygulama kolaylıklarıyla 3.5 yılda 18 değişik yerleşkede 180,000 konut hacimli projelere eş zamanlı girildi. Şimdi her biri birer kasaba büyüklüğünde ki Anatepe/ Ataşehir, Ataköy, İzmir Denizbostanlı/ Mavişehir gibi yerleşkelerin yanı sıra UYDUKENT kavramının ansiklopedik karşılığı Bahçeşehir, Konutkent, Sinanoba, Mimaroba, Elvankent, Gaziemir,Mutlukent,Bilkent vb. konut inşaatları pıtırak gibi topraktan fışkırdılar. “Arsa+İnşaat+Finansman karşılığı hasılat paylaşımı” ve benzeri modellerle projeden yapılan satışın hasılatı inşaata aktarılarak konut hacmi ve de inşaat kalitesi arttırıldı.

Bu hızı sağlayacak, büyük depremden alnının akıyla çıkmış TUNEL KALIP teknolojisi eş zamanlı ilk ve yoğun kullanıma bu projelerde başladı. Söz konusu projelerin müellif mimarı ve inşaa ettiren ita amiri olarak onur duyma gururlanma kredisi yanıma kar kaldı. Ülkede hiçbir inşaat adamına nasip olmayan bu büyük “ilk ve en iyileri yapma” başarısını gururunu taşır “BEN ORDAYDIM” duygusuyla koltuklarım iftiharla kabarırken AHMET Özal’ında toplu konut devriminin başlatıcısı olduğunun altını çizmeden geçemem. Hasan Tahsin gibi ilk kurşunu sıkandır. İstediğiniz kadar “Babamı şu öldürdü…”muhabbetiyle dalganızı geçin. BOŞ ADAM DEĞİLDİR AHMET ÖZAL.



4 Haziran 2019 Salı

İHTİYARLARA YER YOK MU?
Yazar Ünal Özüak - 4 Haziran 2018 SONSÖZ 
HAFTA SONU BÜTÜN GEÇKIN KIZLAR TOPLANDIK.. AMAN NE EĞLENDIK, NE EĞLENDIK FILMI “BOOK CLUB”I SEYREDINCE BAŞLIK KENDILIĞINDEN GELDI.
Yaşdaşlarım iki Dünya savaşı görmüş veteran yıldızlar çok güldürücü hafif bir komedide bir araya gelmişler. Yıllar önce gördüğüm vahşi gerilim “İhtiyarlara yer yok” da hemen başlıkta ki soruyu çağrıştırdı. Şu gençliği hayatın başına koysalardı da adam akıllı yaşasaydık diyenlere hitap edecek bu film bütün zamanların büyük kadınları Diane Keaton, Jane Fonda, Candice Bergen ve Mary Steenburgen etrafında dönüyor. Yaş almış kadınlarımız, fani dünyanın katı yer çekim kurallarına uyum sağlama dalgalanmalarını sahneliyorlar. Evlatları tarafından “Lale devri çocuklarısınız siz zamanınız geçmiş…”muamelesi görmelerine karşın yaşamın çekici güzellikleri karşısında hala içleri kıpır kıpır altın kızlarımızın.
Görece daha genç görünümlü kalmış (şükürler olsun)bizim dönem yakışıklıları Andy Garcia, Don Johnson, Richard Dreyfuss kart jön rollerinde ikinci bahar yaşıyorlar. Benzeri başka bir film, 2013’de ki “Last Vegas” filminde ise aynı “yaş almışların aşk güzel yaşama hakları var mıdır?” teması bu kez kart jönlerimiz Micheal Douglas, Robert De Niro, Kevin Kline ve Morgan Freemen’i merkeze alarak yaşanıyordu. Micheal Douglas’ın kızı yaşında ki çocuk saflığında ki aşkıyla evlenmeden önce arkadaşlarını bekarlığa veda partisine çağırmasıyla başlayan kahkaha tufanında konu gene “teneşir paklaması eşiğinin” yaşıyla başıyla ilgiliydi. İhtiyar delikanlılar yaşanmışlıklarının ağırlığıyla bir yandan Micheal’ı eleştirirken öte yandan da kıskanıyorlardı. Gülerken düşündüren bu filmler nesiller arası girdabı anımsattı.
“İhtiyarlara yer var mı?” ya
dönecek olursak;
Melali anlamayan nesle aşina değiliz…Ahmet Haşim’in ünlü sözünü z kuşağı için tercüme ettiğimizde …”sıkıntıyı/hüznü anlamayan gençlere tanıdık değiliz, onlar bizi anlayamaz, baktıklarında sadece dış görünüşümüzü görürler; derinliğimizi bilemezler” anlamı taşıyan dizeleri kuşaklar arası zıtlığı güzel açıklar. Yaşları 50 – 70 aralığında olan “Baby Boomer” kuşağı mensuplarının en karakteristik özelliklerinin “bencillik ve empati eksikliği” olduğunu iddia ediliyor ve bu kuşağın gelecek nesillere berbat bir dünya bıraktığı iddia ediliyor.
Kendimden misal varoluşçuluk rüzgarıyla “yalnız ve cesur” yaşadığımız yadsınamaz. ‘Baby boom’(çocuk patlaması) bir Kuzey Amerikan-İngiliz terimi. Özellikle Amerika’da 2. Dünya savaşının bitiminde başlayıp 1960 yılı başlarına kadar süren, yıllık doğum hızında büyük artış anlamına geliyor. Yazar ve girişimci Bruce Gibney, “Sosyopatlar Kuşağı” adlı kitabında, özellikle orta sınıf Baby Boomerların hem bireysel hem de toplumsal olarak sosyopatik olduğuna ilişin bir sav ileri sürüyor. Bu kuşak sırf kalabalık oluşuyla yetmişlerin başlarında ABD’de bütün işleri doldurmuş ve birçok yaşam tarzı eğilimini dikte ettirmiş. Bu kuşağın anti-otoriter ve kural tanımayan davranışları bu ülkenin kültürünü, toplumunu ve yaşamını yeniden şekillendirmiş. Bunlar günümüzde var olan tek, en büyük demografik grup ve 2015 yılında Amerika nüfusunun %35’ini temsil edecekleri hesaplanıyor. Günümüzde orta yaş dönemlerine, yaşamlarının en güçlü yıllarına giren ve emekli olmaya başlayan baby boomer’lar toplumu dönüştürmeye devam ediyor.
Ve özellikle de kendi çocuklarının mali yükü üzerlerinden kalktığı için, pazarlamacılar için en büyük popüler hedef grubu oluşturuyor. Arkalarındaki kuşak (X kuşağı deniyor) sayıca onlardan çok daha az. Birbirlerini anlayamayan bb ve x kuşakları birlikte ama birbirlerine Fransız yaşıyorlar. Neyse ne; İsmet paşanın lafıyla mutlu sona bağlıyalım “her gün yeni bir dünya kurulur ve herkes kendine yaşam alanı bulur!!” Bulur da resimde ki gibi günün sonunda Venedik’te gondolda uyuyup kalmakta var...

1 Haziran 2019 Cumartesi

Ankaralı çinici

Behruz(Çinici) ağabeyin ölüm haberi üstüme karabasan gibi çökeli altı yıl oldu ama acısı dün gibi. Yaşamımın on yıllık döneminde yanında olmaktan, çıraklığından başlayarak atölye şefliğini yapabilme onuruna ulaşmış olmakla iftihar ettiğim büyük mimar, uygulamacı, kanaat önderi, mimarlık dünyamızın duyarlı kollayıcısı, söyleşi, yazım ve gönül adamı, dolu dolu yaşadığı, birbirinden büyük eserler bıraktığı dünyevi hayatını yitirip mimarlık tarihimizin baş sayfasına "efsane mimar" olarak geçen adam..Çinici külliyesini karıştıranlar, orada mimarlığın bir "Yaşam biçimi", bir "Adanmışlık" olduğunu bulacaklardır.Rol model alınası müthiş bir ustaydı.İçinde yaşadığı yılların her zaman yirmi yıl önünde koşardı. Kendiyle dahi kavga eden, eksikte uzlaşması olmayan, acımasız bir uygulamacıydı. "İlklerin mimarı" Behruz Çinici'nin ODTÜ Kampusu ülkeye kazandırdığı yüzük taşlarından sadece bir tanesidir.  Çorum Binevler'de ki kent planlama ölçeğinden tutun Adile Sultan Korusu butik yerleşkesinde site ölçeğindeki yapılarının, fonksiyonel bütünlüğüne, mimari estetiğine öykünen çoktur. Udunu tıngırdattıktan sonra viskisini yudumlayarak yerleşim planı veya cephe çizimine sepye kalemiyle gece oturur sabaha doğru, ortaya alıp duvarınıza asacağınız kadar güzel ve çarpıcı bir (meslek raconuyla söylüyorum) suluboya "tablo" attırırdı. Bu güzel resmi şantiyede gerçekleştirmek için, işverenden inşaat kalfasına kadar ödün vermeden kavga ederdi. İddialı konuşuyorum.. Kendine düz açıyı yasaklamış, köşeli yapı düşmanı ünlü Antoni Gaudi'yi "Aykırılıkta, fark edilirlikte, günün önünde olmakta" sollamıştır, Behruz Çinici..


Behruz mimarlığın Mozart’ıdır

Sadece ben söylemiyorum. Bakın Doğan Tekeli nasıl anlatıyor ;Behruz'un mimarlığı Mozart'ın müziği gibiydi".Çinici'nin tambur tutkusunada değinen Tekeli, "Mimarlıkta formüller yoktur. Behruz tambur çalarken yaptığı taksimleri mimarlığında da yapardı. Çinici'nin daha 29 yaşındayken eşi Altuğ Çinici'yle ODTÜ'yü tasarladığını hatırlatan Tekeli, kampüsün form ve detaylarının çağın oldukça ötesinde bir niteliğini olduğunu vurguladı.


ODTÜ kampüsünün en önemli öğesini Mimarlık Fakültesi’dir.İstanbul’un Moda’sında liseyi bitirmiş, birbirinden güzel mekanlar görmüş olarak geldiğim fakülte binalarında yaşamaya geldiğimde kelimenin tam anlamıyla “feleğim şaşmıştı”. Yarısı burada yarısı da Tekeli’nin “şiirin en güzel dizesi anlamına gelen'mısra-ı berceste'olarak nitelendirdi dediği gibi; ODTÜ Kapalı Spor Salonu'nda geçen yaşamımın en güzel günlerinde “estetik dolumumu” tamamladım. Benim gibi bu çevrede mimarlık öğrenenler Metin Çelik, İbrahim Erkan ağabeylerim Aydan Balamir, Levent  Poyraz, Cengiz Kabaoğlu kardeşlerim daha sonraki yıllarda Çinici Mimarlık Atölyesinde “rahle-i tedristen” geçerek yaşama katıldık.Yaşamı boyu sanatının "Ölümsüzlüğü" nü tasarlayan, kavgası veren Behruz ağabey.
Artık rahat ol sen. Nurlar yağacaktır, hep yaşayacak eserlerinin üzerine..




bir garip Celal Sılay vardı İstanbul’da…

7 Eylül 1974 günü yitirdiğimiz döneminde Türkiye’nin Oscar Wilde’i olarak anılan, anneannem Fehime (Mülküs) hanımın, Moda Mektep Sokak 22 numara da ki evinde ki, orta kat kiracımız, “değişik adam” Celâl Sılay'dan bahsedeceğim bugün. Gürül gürül yaşam dolu, sesi, gülüşü, kahkahası dünyayı tutan, şiir yazıp şiir yaşayan, doğru yanlış düşüncelerini hiç çekinmeden, hatır gönül saymadan pattadak söyleyen, kendi deyimiyle daha o toyluk dönemindeki "büyük lâf eden, gürültü yapan, muhataplarını ezen" hoyrat insandan, daha bir yerine oturmuş, daha bir durulmuş, daha kaygılı, duygulu, iyiye güzele doğruya daha saygılı bir insan çıkarmayı başaran şair Celâl Sılay'dan.. Çocuktum ufacıktım onu gördüm özgür yaşama, şair diye bir tür insanın varlığına ayıldım, desem yalan olmaz.. Arkadaşları arasında "Napolyon Celâl", "Deli Celâl" gibi isimlerle anılırdı. Aykırılığı ve başkaldırısıyla bazı benzer yönleri olsa da, Sılay, Wilde'ın algılamalardaki hâkim çizgilerinden uzak kendine özgü bir kişilikti. İlk şiirlerinde Necip Fazıl ve Nazım Hikmet gibi şairlerin etkisinde kalmasa da, sonraları şu veya bu akımın kalıplarına girmek yerine, kendine has bir duyuş tarzına ulaşmış, hayatın rutinliğinin oluşturduğu ülfet perdesini kaldırarak samimi ve çarpıcı duygular, duyarlılıklar yakalamış bir şairdir.

Küfelik olurdu yalnız adam
Bazı Fransız şairlerinin isimlerini sık sık kullanan bohem bir yaşam süren,  düzgün bir hayat kuramayan, otel odalarında veya bizim ki gibi bekar evlerinde yaşayan  şair hakkında en önemli betimleme “nev’i şahsına münhasır bir adam” oluşuydu. Markiz, Lebon vb. zamanının entelektüel kahvelerine takıldıktan sonra geceleri meyhanelerde zil zurna olur, son vapurla Kadıköy’e dönünce tanıdık sırt hamalları “küfelik Napolyon”u Moda’ya taşır evin kapı önüne bırakırlardı. Küfelik olmanın tanımını çocuk yaşımda yaşayarak Celal beyden öğrendim. Dostu ve anneannemin odayı kiralamasına kefil olan yakınımız Haldun Taner, onun hakkında yazdığı bir yazıda onun karakteri ve edebi kişiliği hakkında bilgi verirken sevecen bir ifadeyle “ Kulaktan dolma bilgilerle konuşan, içki masalarında sık sık görülen biraz düzensiz ve deli dolu yaşayan bir şair” olarak tasvir etmiştir..Bizim kagir ev Laz kalfalar tarafından apartmana dönüştürülünce “Fehime hanım ile Celal beyin tatlı sert atışmaları” sonlandı. Celâl Sılay'ı ölüm elli yaşında yakaladı. Yapayalnız oturduğu, gelgeç duygusal ilişkileri dışında, eşe dosta, ahbaba, arkadaşa kapısı kapalı evinde ölü olarak bulundu. Seçimine uygun olarak tek başına yakaladı ölüm onu, o hoyrat dış görünüşü, zaman zaman insanı kendinden uzaklaştıran kırıcılığı altında, incenin incesi, duygulu bir yürek taşıyan adamı.. 

Bir gecede kel oldu

Necip Fazıl, Fazıl Hüsnü Dağlarca çizgisinde özgün  şiirler yazan şair bohem hayatıyla ilginç bir kişiliği ile dikkatleri üzerine çekmişti. Şiirlerinde ilginç gözlemlerinden kaynaklanan tespitlere yer veren  şair, şiirlerinde mistik ve felsefi denebilecek özellikler işledi. 1930'lardan 1970'lere uzanan yıllarda, aykırı, sıra dışı, hoyrat tavırları kırılgan ve küskün tavırları ile şairler arasında kendini belli etti. Çeşitli aşkları a bohem bir yaşamı olan şair hiç bir zaman aradığı hayatı bulamayan bir hayat çizgisinde yaşayıp kaybolmuştu. Bir kere aşık olmuş yitirince hepten dağalmış. Askere gitmeden kör kütük aşık olduğu Cemile’yi dönüşünde başkasıyla evlenmiş bulunca bir gecede tüm saçı eline geldi ve yaşamının geri kalanında Tery Savalasgibi dazlak dolaştı Celal bey. Herhangi bir akıma bağlı olmadığından yeterince değerlendirilememiş,  söyleyiş güzelliğine önem veren şiirler yazmış ve hayatının sonuna kadar bu uğurda çabalamış şairimizden bir şiirle bitireli




Yolum
Bir ben beni bilirim, bir de beni yaratan, 
Bir ben bana lazımım bir de benimle yatan, 
Varlığımı ortaya varlık olarak atan, 
Bir tesadüf tanırım bir de ne olduğumu. 

Bu denizler, bu gökler ve bütün bir kainat, 
Bu şarkılar, bu hisler ve bu kısacık hayat, 
Şuurumda renklerin sırıtışıdır heyhat! 
Ben bir neşe tanırım, bir de onun yolunu.